Kirli Savaş ve Haksız Savaş

Kirli Savaş ve Haksız Savaş

Alp Hakan Güvenir

Hükümet cephesindeki tüm acemilik ve samimiyetsizliğe, atılacağı havası yaratılan adımların kadük kalacaklarının baştan belli olmasına karşın, hemen herkesin ortaklaştığı nokta, “Barış İklimi”nin yaşandığı bir süreçten geçtiğimiz.

Barış beklentisi ve havası süren savaşın bitmesine dair özlemlerin ifadesi aynı zamanda. Bu özlemler ki son Kürt isyanının başlamasından bu yana neredeyse tüm tarafların ilk kez ortak dil kullanırcasına aynı kavramlarla ifade ettiği özlemler. Oysa isyanın başlarında gerek özlemler, gerek süre giden durum taraflarca farklı ve kullananın tarafını da dolaysız biçimde yansıtan kavramlarla ifade ediliyordu.  Bugün, görünürdeki ortak dil, Kürt ulusal hareketi yahut Türkiye sol hareketinin tezlerinin egemenler tarafından artık kabul edilmiş olmasından kaynaklanmıyor. Değişim,  esas olarak Türkiye sol hareketinin, yaşanan gerçekliği ve bu gerçeklik üzerinde şekillendirdiği taleplerini ifade etmek için kullandığı kavramlardaki farklılaşmaya bağlı yaşanıyor.

Savaş

Günümüzde, “barış” çağrısı yükseltilirken, Kürt coğrafyasında yaşananların adı da tek kelimeyle “savaş” oldu. Herkes açısından bildik bir kavram ancak bu bildik kavrama taraflarca yüklenen anlamlar farklı.

Neredeyse insanlık tarihi kadar eski olan savaş olgusu ve kavramının özellikle sol içerisinde sahip olduğu güncel anlamına kavuşması, Karl Klausewitz’in bilindik tanımlamasından sonradır: “Savaş, politikanın başka araçlarla sürdürülmesidir”. Lenin’in bu kavramlaştırmaya “yani şiddet yoluyla” düzeltmesini yapmasıyla birlikte, araçların farklılaştığı koşullarda da savaş zamanında sürenin, en yalın haliyle politika olduğu sabitlenmiştir. Bu nedenden dolayı, genel bir savaş karşıtlığı ile yetinmemeli ve “savaş” olgusunu her gündem edinişimizde, şiddet yoluyla sürdürülenin hangi politika olduğunu vurgulamalıyız. Bu işe girişildiği anda görülecektir ki hangi savaş gündem edinilirse edinilsin, birden fazla taraftan ve politikadan söz edilmeye başlanacak. Birden fazla taraf ve politikanın bütün açıklıkları ile ortaya çıkartıldığı durumda ise genel bir “barış” taraftarlığının yerini hani politikanın arkasında, hangisinin karşısında olunduğu meselesinin alması kaçınılmazdır. “Savaş” denildiğinde, bizler için önemli olanın, şiddet yoluyla sürdürülen politikaların hangisiyle ne türden ilişkilenilmesi; bu politikaların karşısında hangi somut ve bağımsız tutumlar alınarak hangi politikanın yürütülmesi gerektiği olduğunun üzerinden atlamamalıyız.

Kirli Savaş

Türkiye sol hareketi, yaşanan gerçekliği tanımlamak için, 1990’ların başından itibaren “kirli savaş” kavramını kullanıyordu ağırlıklı olarak. Bu kavramın kullanıldığı her yerde, herkes neden söz edildiğini gayet iyi anlıyordu. Bu anlaşılabilirliğe ve uzun bir dönem, sol hareketin, bu kavramı kullanmış olmasına bakarak, kavramın sola ait olduğu sanılmamalı. Zira bu kavram gerek tarihsel gerek siyasal bakımdan burjuva siyasete aittir. Kirli savaş kavramı, politikanın şiddet yoluyla sürdürülmesine, dolayısıyla savaşa karşı değil savaşların “insani olmayan” araçlarla ve biçimlerde sürdürülmesine karşıdır. Bu yaklaşımla karşı olunan, “Topyekün Savaş” anlayışıdır.

“Topyekün Savaş”, yüzyıllardır yaşanan bir gerçekliktir ancak bir savaş türü olarak tanınması ve dilde kullanılması, 19. YY’a denk gelir. “Topyekün Savaş”ın en belirgin ve ayırt edici özeliği, savaşı kazanmak için tüm toplumsal kaynakların seferber edilmesi ve “sivil” ayrımı yapmaksızın, herkesi asker olarak kabul etmesidir. “…savaşın sınırı yoktur. Ahlâğın bir önemi yoktur, … Topyekün savaş sadece silahlı birliklere değil, bütün popülasyona ihtiyaç duyar. Topyekün savaşın en önemli noktası sivilleri geniş alanda, ayrım gözetmeden ve temkinli bir şekilde askeri hedefler olarak savaşa dahil etmektir.” Roger Chickering, Total War: The German and American Experiences, 1871-1914. Bkz, http://tr.wikipedia.org/wiki/Topyek%C3%BCn_sava%C5%9F

Bu yaklaşımın izdüşümü, düşman saflardaki her bireyin asker olarak kabul edilmesi ve savaşı kazanma yolunda düşmanın tüm kaynaklarının ve üretim kapasitesinin yok edilmesi hedefidir; üretici bireylerle birlikte. İşte “Kirli Savaş” kavramı, böylesi bir anlayış ve savaş gerçeği karşısında, gerek savaşan tarafların üretim ve sermaye kaynaklarının mümkün olduğunca korunması, gerek savaşların insani olmadığı düşünülen boyut ve biçimlerde sürdürülmesinin önüne geçilmesi ihtiyacına yanıt veren bir kavramlaştırma ve anlayış olarak ortaya çıkıyor burjuva siyaset (ve diplomasi) cephesinde.

İlki 1864 yılında imzalanan ve savaştaki yaralılara insanca davranılması, Kızıl Haç görevli ve araçlarının savaş dışı sayılması gibi hükümleri içeren Cenevre Sözleşmesi’yle başlayan bir yolculuktur, süre giden savaşların “insani”leştirilmesi uğraşı. Bu yolculuk, 1899, 1907, 1929, 1949, 1976 yıllarında yeni sözleşme ve protokollerle genişletilmiş; hangi silahların kullanılabileceği, savaş esirlerine nasıl davranılacağı, savaşan tarafların üniforma, bayrak gibi işaretlerinin nasıl kullanılması gerektiği gibi pek çok alanda getirdiği kurallarla, savaşın “kirli” ve “temiz” yönü arasındaki sınır çizgilerini çekmiştir. Ancak bu kuralların her savaşı ve savaşan bütün tarafları kapsadığını sanmayın. Her şeyden önce, savaşan taraf statüsü kazanabilmek belli kural ve koşula bağlıdır. Yine bugün ülkemizde gündem edilen “Kirli Savaş” kavramının beslenerek üzerinde yükseldiği Cenevre Sözleşmesi çerçevesinde, savaşan iki tarafın var olduğu kabul edilmiş değildir. Bunun yanında, Cenevre Sözleşmesi’nin devletler arası hukuk zemininde herhangi bir bağlayıcılığının ya da yaptırımının olmaması da cabası. Savaşı “insanileştirme” çabasına bağlı ortaya çıkarılan savaş kurallarının, yaşanan her savaşta ve savaşan her taraf için uygulanmamaları bir yana; bu yaklaşımın savaşın sebeplerini, haklı ve haksız taraflarını, savaşa yön veren politikaları gözlerden saklaması, işçi sınıfı ve sosyalistler açısından üzerinden atlanmaması gereken bir nokta.

Haklı ve Haksız Savaş

Sosyalistler, işçi sınıfı ve ezilen uluslar açısından, savaş meselesine yaklaşımın temel ekseni, haklı-haksız savaş ayrımı olmalı. Savaşın haksız tarafındaki ezenler, hangi kurallara uyarlarsa uysunlar, hangi yöntemleri kullanırsa kullansınlar, haksız olmaktan çıkmayacaklar; haklı tarafı olan ezilenler ise hangi yöntem ve araçlarla savaşırsa savaşsınlar, haksız duruma düşmeyecek; Cenevre sözleşmesi ile “yasaklanan” araç ve yöntemler kullandıklarında da “kirlenmiş” olmayacaklar.

Savaşları “haklı-haksız” olarak değil de “kirli-temiz” olarak ayıranlar, farkında olmasalar da burjuva siyasetin zemininde boy vermiş oluyorlar. Siyasetin şiddet yoluyla sürdürülmesinin ifadesi olan savaşa dönük siyasal tutumlarını ve eleştirilerini, burjuvazinin savaş kurallarının kavramı olan “kirli savaş” kavramı ile ifade edenlerin, bir adım sonrasında siyasetin diğer alanlarında da burjuvazinin belirlediği kurallarla var olma çabası içerisine düşmeleri sürpriz olmamalı.

Siyaset alanında olduğu gibi, savaş konusunda da, burjuvazinin ve devletler hukukunun ölçü ve kurallarını değil, sınıf mücadelesinin ölçü ve ihtiyaçlarını esas alarak politik bir varoluşu gerçekleştirme sorumluluğu önümüzde duruyor.

Ekim 2009

http://guvenir.wordpress.com/2010/05/17/kirli-savas-ve-haksiz-savas/