Emperyalizmin Yeni Dönemi.

 

 

Anlamak Gideni ve Gelmekte Olanı.

Emperyalizmin Yeni Dönemi

Alp Hakan Güvenir

 İnsanlar kendi tarihlerini kendileri yaparlar, ama kendi keyiflerine göre, ken­di seçtikleri koşullar içinde yapmazlar, doğrudan veri olan ve geçmişten kalan koşullar içinde yaparlar. Bütün ölmüş kuşakların geleneği, büyük bir ağırlıkla, yaşayanların beyinleri üzerine çöker. Ve onlar kendilerini ve şeyleri, bir başka biçime dönüştürmekle, tamamıyla yepyeni bir şey yaratmakla uğraşır görün­düklerinde bile, özellikle bu devrimci bunalım çağlarında, korku ile geçmişteki ruhları kafalarında canlandırırlar, tarihin yeni sahnesinde o saygıdeğer eğre­ti kılıkla ve başkasından alınma ağızla ortaya çıkmak üzere, onların adlarını, sloganlarını, kılıklarını alırlar. İşte bunun gibi, Luther, havari Paul’ün mas­kesini takındı, 1789-1814 devrimi ardarda, önce Roma Cumhuriyeti, sonra Roma İmparatorluğu giysisi içinde kurum sattı ve 1848 Devrimi, kimi 1789’un, kimi de 1793’ün ve 1795’in devrimci geleneğinin taklidini yapmaktan öte bir şey yapamadı. İşte böyle, yeni bir dili öğrenmeye başlayan kişi, onu hep kendi anadiline çevirir durur, ama ancak kendi anadilini anımsamadan bu yeni dili kullanmayı başardığı ve hatta kendi dilini tümden unutabildiği zaman o yeni dilin özünü, ruhunu özümleyebilir.[1]

Finans sektöründe patlak veren, kısa zamanda likidite krizi ve kredi piyasala­rındaki donuklaşma ile reel sektörü de etkisi altına alan krizin, bütün olası sonuçlarıyla yaşanıp kapitalizm açısından “normalleşme” sürecine girildiğini yahut krizle birlikte “eski” kapitalizmin/emperyalizmin hükmünü büsbütün yi­tirdiği yeni bir dönemin yaşanıyor olduğunu söylemek için henüz çok erken. An­cak öte yandan bu zeminde, sosyalist hareket açısından söylenmesi ve yapılması erken olmayan, hatta geç kalınan pek çok şeyin bulunduğunun da altını çizmek gerekiyor.

Bu geç kalmışlığın bir sebebi; uluslararası kapitalizm zemininde yaşanan kri­zin emperyalist sistemin kısa dönem döngüsel, aşırı üretim krizlerinden birisi olarak algılanması, dönemin özelliğinin ise krizin şiddetinden kaynaklandığını ifade etme çabası ve eğilimi oldu. Meseleye bu eksenden yaklaşanlar, uzun dalga krizlerinin ve özellikle de krizden çıkış sürecinin, sermaye birikim modelinden başlayarak sistemin yapısına, işleyişine dönük etkilerine pek ilgi göstermediler. Böylesi bir ilgisizlik içerisinde sürecin barındırdığı değişim dinamik ve eğilimle­rinin fark edilebilmesi olanaklı olmuyor.

Krizleri tarifeli tren seferleri misali birbirini neredeyse birebir tekrar eden ve sos­yalist siyaset açısından bulunmaz fırsatlar sunan şaşmaz bir döngü içerisinde ele alanlar, kapitalizmin tarihsel sınırlarına ulaşmakta olduğu, doğayı ve insanlığı tümüyle yıkıma sürüklediği cümlelerini, bu tespitlerin mantıksal sonuçlarından bağımsız zikredip manasızlaştırıyorlar aynı zamanda. Bu bakışa göre “kriz arala­rı”, sistemin güçten düşüp dizlerinin üzerine çöktüğü kriz dönemlerinde yeniden toparlanıp ayakları üstünde dikilmesine fırsat vermeden soluğunu kesmeyi sağ­layacak hazırlık faaliyetiyle geçirilmeli. Ancak bu hazırlık, krizi ardında bırakan sistemin ne tür bağışıklık mekanizmaları geliştirdiği yahut emek süreçleri, işçi sı­nıfı ve toplum yapısında hesaba katılması gereken ne tür değişimlerin tetiklendi­ği hesaba katılarak geçirilemediği içindir ki ortaya çıkan ihtiyaçlara bağlı olarak “dönem ve öncelikler” denklemi devrimci tarzda kurulamıyor. Hal böyle olunca, dönem değişiklikleri tarih değişikliklerinden öte bir anlam kazanmadıkları gibi, hazırlığın manası da, “güç kazanma” ihtiyacına indirgeniyor. Güç kazanma ça­basının, doktriner bir çizgide mi yoksa programlardan çıkarsanamayacak günü­birlik açılım ve kampanyalar çerçevesinde mi somutlanmaya çalışıldığı, ayrı bir mevzu; bu mevzuya burada girmeyeceğiz.

Elbette ki bu meselenin bir yanı. Geç kalmışlığın diğer sebebi, dönem analizin­den görece bağımsız, sosyalist hareketin bu güne kadar kendisini var ettiği siya­set kavrayışı ve zemininin bizzat kendisi. Bu zeminde köklü bir yenileme ve yeni­den kuruluş ihtiyacı duymayanların, içerisinde olunan dönemin ortaya çıkardığı sorunlara devrimci çözümler üretebilmelerini beklemek, olmayacak duaya amin demenin siyasete tercümesi oluyor.

Siyaset zemininde belirleyici bir eksen olarak var olamayan sosyalist hareketin, önümüzdeki dönemde, kapitalizmin karşıt devrimci kutbu olarak sosyalizmin yeniden üretileceği bir sürecin kurucu unsuru rolünü oynayabilmesinin bir yolu da kendi gerçekliğimizle yüzleşebilmemizden geçiyor. Bu noktada, uluslararası kapitalizmin içerisinden geçtiğimiz krizini ve değişim sürecini anlama ve dö­nemin ortaya çıkardığı devrimci ihtiyaçlara yanıt verme uğraşının, sosyalist ha­reketin kendi gerçekliği ile yüzleşeceği bir alana adım atmasına vesile olacağını söylemek, iyimser bir temenniden ibaret değil. Bu ihtiyaca yaklaşım ve yeniden kuruluş iradesi, sosyalist hareketin önümüzdeki dönemde ayrışacağı temel ek­senlerden bir tanesi olarak daha da belirginleşecek ve o noktaya kadar yenilenme ihtiyacı ve görevi, basıncını bütün ağırlığı ile sosyalist hareketin üzerinde hisset­tirecektir.

Fırsat Hazırlıklı Olanın Kapısını Çalar

Kapitalizmin içerisine girdiği kısa ya da uzun dalga krizlerinin, işçi hareketi ve sosyalist hareket açısından belirleyici önem taşıdıkları ve alternatifsiz fırsatlar sundukları tartışma bırakmayacak bir konu. Bu nedenden dolayı “kriz” kelimesi, sosyalist saflarda “fırsat” ve “görev” kelimeleri ile birlikte ele alınıyor. Ancak bu ele alışın somut siyasal/örgütsel sonuçlarına taşınabildiğinden, toplumsal/siyasal yaşamda karşılığı olan açılımlara dönüşüp siyasal pozisyonların alınabildiğin­den söz edemiyoruz. Krizin siyasal bir zeminde ele alınamaması ve krize karşı devrimci seçeneğin somutlanamaması şeklinde özetleyebileceğimiz bu durumun birden çok sebebi bulunuyor. Bu noktada gözden kaçırılan ilk gerçek, kriz dö­nemecine geldiği ve alt üst edilemediği her koşulda, sistemin krize girerkenki halinin güçten düşmüş, zayıflamış, kısmen de olsa yıkılmış yahut tersinden sa­dece aynı gerçekliğin daha da güçlenmiş hali olmadığı. Kapitalizm, yaşadığı ve yıkılmadığı her krizde kimisi yapısal, ufak ya da büyük değişimler yaşayarak; bu anlamıyla farklılaşarak ve kendisini tahkim ederek, yoluna devam ediyor. Hele ki burada söz konusu olan uzun dalga krizleri ise yaşanan değişimlerin çok daha kapsamlı ve yapısal değişiklikler olduğunu biliyoruz. Bu farklılaşma ve tahkimin, siyasal yapı ve zor aygıtlarının yeniden yapılanmasından çok öte anlamları oldu­ğu ise bütün açıklığı ile ortada.

Kendi saflarından yükselen “kapitalizm değişiyor” başlıklı söylemleri takip eden, işçi sınıfına, sosyalizme elveda nakaratlarına sıklıkla tanıklık eden sosyalist ha­reketin, emperyalist kapitalizme dönük her türlü değişim saptamasının altında “emek-değer teorisi çöktü”den başlayan ve “artı-değer tarihe karıştı”, “işçi sınıfı mı kaldı”lara uzanan baklalar arayan bir kuşkuculuk taşıması anlaşılabilir. An­cak anlaşılır olmayan, bu kuşkuculuğun, değişimlerin devrimci temelde kavra­nabilmesini de olanaksız kılan bir tutuculukla kol kola yükselmesi ve günümüzü anlamaya dönük çabaları baskılaması. Bu tutucu yaklaşım; oluşumundan günü­müze ve geleceğe, kapitalizmin ancak “serbest rekabet” ve “tekelcilik” kavramları ile özetlenen iki aşamasının ve döneminin bulunduğunu (ve bulunabileceğini) kabul eder. Bu nedenden dolayıdır ki, özellikle 19. yy.’ın sonlarından itibaren uluslararası kapitalizmin büyük buhranları; sermaye birikim rejiminde, sistemin hiyerarşik ilişki modelinde, sistemi oluşturan birimlerin yapı ve ilişkilerinde ya­rattığı değişimlerden bağımsız ele alınır. Ezberlerdeki “kapitalizmin atlattığı her kriz daha derin krizlere davetiye çıkartır” saptaması da böylesi bir tutuculuğun baskılamasıyla ele alındığı için sistemi bekleyen yeni krizlerin hangi manada daha derin olacakları, bu derinliğin sistemin yapısı ve yapısal çelişkileri ile ara­sındaki ilişkisi ve nihayetinde kriz dinamikleri ile değişim dinamikleri arasındaki ilişkiler ve çelişkiler bütünsel bir bakışla ele alınamaz.

Emperyalizmle birlikte en yüksek aşamasına ulaşmış bulunan kapitalizmi, dev­rimci fırsatlar sunan krizleri olağan ve rutin bir döngü içerisinde yaşayacak ve işçi sınıfının devrimci eylemiyle tarihin çöplüğüne atılmadığı sürece değişime kapalı bir toplumsal formasyon olarak ele alanlar için, sistemin yaşadığı değişimi görebilmek ve bu değişim ile uyumlu siyasal açılımları üretebilmek için öncelik­le değişimin olabileceğini kabul etmek gerekiyor. Bu değişimin, sermayenin işçi sınıfı üzerindeki tahakkümünü pekiştirecek şekillerde emek örgütlenme süreç­lerinden başlayarak hangi alanlarda, hangi araç ve yöntemlerle yaşandığını orta­ya koyabilmek, barındırdığı gerilim dinamiklerini açığa çıkartabilmek görevleri ise bağımsız sosyalist siyasetin toplumsal bir gerçekliğe, kapitalizmin karşısında sahici ve devrimci bir alternatife dönüşebilmesinin koşulu olarak önümüzde du­ruyor. Bu noktayı, kriz dönemlerinde ortaya çıkan fırsatları kazanımlara dönüş­türebilmeye yönelik hazırlığın zemini olarak ele alınmalıyız aynı zamanda.

Mevcut durumda, kapitalizmin krizlerine toplumsal ölçekte devrimci yanıtlar verme şansından uzak olan sosyalist hareketin durumu da bir kriz halidir. Sos­yalist hareketin durumu ve “krizi”, bir anlamıyla, öznel alandaki yeniden kuruluş ihtiyacına yanıt verilememesine bağlı, nesnel süreçlerdeki değişimlerin ortaya çı­kardığı ihtiyaçlara da yanıt verilememesi şeklinde özetlenebilir. Bu nedenle bu dö­nemde “değişim” kavramının, biri kapitalizmin bünyesinde yaşanan, gerek ulusal gerek uluslararası ölçekte emek hareketinin kendini oluşturma sürecinde hesaba katılması gereken yeni durumları/olguları; diğeri ise sosyalist siyaset zemininde yeniden kuruluş hedefine bağlı geçmiş ve geleneksel siyaset zemininden devrimci muhasebe temelinde kopuş ihtiyacını anlatan iki farklı manası bulunuyor.

Olan ve Olmakta Olan?

Siyaset zemininde dönem tahlili ve analizi, sadece olanın tespitini değil, olmakta olanın açığa çıkartılmasını, değişim dinamiklerini ve yönünü ortaya koymayı da içeren bir çaba olmalı. Aksi durumda, tarihe ve yaşadığımız döneme fotoğraf çek­mekten öte bir zeminden bakamaz, öngörü yoksunluğu içerisinde nesnel süreç­leri geriden takip edip, işçi sınıfının ve bütün olarak insanlığın güncel ve tarihsel ihtiyaçlarına yanıt verecek bir hazırlığı yapma şansını yakalayamayız. Ayrıca bu konu özelinde bir noktanın daha altını çizmek gerekiyor. Sosyalist siyaset zemi­ninde dönem, çağ, evre, aşama, kerte vb. kavramlar, dilbilimsel kökenlerinden “uzaklaştırılarak”, kullanıldıkları zemine ve çerçeveye göre anlam yüklenen kav­ramlar olmuşlardır. Bu nedenle, kelimeler üzerinden iz sürerek, gündemimiz­de olan “emperyalizmin yeni dönemi” gerçeğini anlayabilmemiz biraz güç. Bu güçlüğü hesaba katarsak, öncelikle bu kavramlaştırmayla neyin kastedilmediğini peşinen belirtmekte fayda var. “Yeni dönem” kavramlaştırmasından, kapitalizm yahut emperyalizmin yapısında, mülkiyet biçimi, üretim tarzı, temel sınıfların tanımı ve konumlarında, niteliksel bir değişiklik yaşandığını ve kapitalizmin ka­pitalizm, emperyalizmin de emperyalizm olmaktan çıktığını anlamamak gere­kiyor. Kavrama daha baştan böyle bir anlam yüklemek, dönem çözümlemesini emek hareketinin ve sosyalist siyasetin yeniden kuruluş ihtiyaçlarından büsbütün farklı bir zeminde ve ihtiyaçlar temelinde ele almak anlamına gelecektir. Ancak öte yandan, 20. yy boyunca emperyalizmin yapısında emek hareketinin ve sosya­list hareketin siyaset ve örgütlenme süreçlerini belirleyecek nitelikte kayda değer bir değişimin yaşanmadığı, yaşanan değişikliklerin ve içerisine girip çıkılan kriz­lerin sistemin iktisadi, siyasi yapısında hiçbir değişiklik yaratmadığı sonucuna varmak da doğru bir çıkarsama ve kalkış noktası olmayacak.

Uluslararası kapitalizmin zemininde, sosyalist siyasetin yeniden kurgulanması sürecinde hesaba katılması gereken iki temel noktada yaşanan değişimlere kısaca değinmekte fayda var.

1. Emek sürecinin örgütlenmesindeki değişikliklere, üretimin daha küçük ölçek­te birimlerde örgütleniyor olmasına, hizmet sektörünün gelişimine, ölü emeğin üretim sürecindeki rolünün ve ağırlığının artmasına, istihdam politikalarındaki değişikliğe, işsizliğin “yedek sanayi ordusu” tanımının çok ötesine geçecek bir muhteva kazanmasına bağlı olarak, işçi sınıfının yapısı değişiyor. Bu değişik­likler, işçi sınıfı açısından daha fazla çeşitlilik, üretim sürecinin örgütlenmeyi kolaylaştıran nesnel rolünün zayıflaması ve örgütsüzlüğün maddi temellerinin yaygınlaşması, sınıfın farklı kesimleri arasındaki mesafenin ve rekabetin derin­leşmesi sonuçlarını doğurduğu gibi çalışan ve çalışmayanlarıyla bir bütün olarak işçi sınıfının toplumsal hacminin ve ağırlığının artmasına da vesile oluyor.

Bu değişikliğin en belirgin hissedilen sonuçlarından birisi, işçi sınıfı zemininde örgütlülüğün hızla erimekte olması ve sınıfın özellikle yeni dönemde ortaya çıkıp büyüyen geniş kesimlerinin geleneksel örgütlerin kapsayabileceği alanın dışarı­sında kalmasıdır. Bu nedenle geleneksel sendikal örgütlülükler aracılığıyla işçi sınıfı içerisinde önemli yer tutarak sınıf hareketinin genelini ya da en azından önemli bir kesimini kontrol (olumlu yahut olumsuz manada) etme şansına önü­müzdeki dönemde herhangi bir siyasal hareketin sahip olamayacağını rahatlıkla söyleyebiliriz. İşçi sınıfı hareketini, onun içerisinde tutulan kilit pozisyon üzerin­den sevk ve idare edebilme hedefiyle, geçmişte oynadıkları rolü bugün de aynı şekilde oynayabilecekleri düşüncesiyle geleneksel araç ve yöntemlere sarılan ve işçi hareketinin yeni temellerde kurulması ihtiyacına sırt çevirenlerin, bir bütün olarak işçi sınıfı ve hareketinin dışına düşmeleri ya da en iyi ihtimalle marjinal bir konuma mahkûm olmaları kaçınılmaz.

Geleneksel sendikal örgütlülüklerin güç ve işlevlerinin, bu alanda varolan öznel zaaflardan görece bağımsız, nesnel sebeplere bağlı olarak adım adım ortadan kalkıyor olduğunun üzerinden atlayamayız. Açıklıkla belirtmek gerekiyor ki bu noktada yaşanan sorun, “sendikal hareketin krizi ve ihtiyaçları” başlığı altında ele alınamaz. Bu başlık, sadece ifade ettiği kadar bir önem taşımalı, işçi sınıfının mücadele ve örgütlenme sorunları bu zeminin darlığına sıkıştırılmamalı. Soru­nun esas olarak düğümlendiği nokta, işçi sınıfının genel ve ortak çıkarları ekse­ninde örgütlenmesi ihtiyacıdır. Sendikal hareketin sorunları da esas olarak bu temel ihtiyaç ekseninde ele alınırsa anlamlı olabilir. Ancak asıl olarak sınıfının değişen yapısına bağlı, çalışma ve yaşam alanlarıyla, çalışanı ve çalışmayanıyla bir bütün olarak işçi hareketinin yeniden örgütlenmesine hizmet edecek kapsa­yıcı ve bütünleştirici araç-yöntemlerin, örgütlülüklerin yaratılıp geliştirilmesine yoğunlaşmak gerekiyor. Elbette ki bu sürece siyasal bir anlam kazandıracak mü­cadele hattı ve eylem çizgisinin yaşam içerisinde varedilmesi uğraşı ile birlikte. Bu yoğunlaşmayı, sosyalist hareketinin yeniden kuruluş sürecinin öncelikli gö­revleri arasında saymak gerektiği gibi bu yoğunlaşma alanını sosyalist hareketin kendisini yeniden kuracağı zemin olarak görmek gerekiyor.

2. Mali sermaye alanındaki aşırı yoğunlaşma ve merkezileşme, işbölümünün uluslararası karakterinin ulaştığı boyut, dünya pazarı ve dünya piyasası olgula­rının karşılıklı (ya da solun bir kısmı nezdinde tek taraflı) bağımlılık ilişkilerinin ötesine geçmesiyle tam entegrasyon ve özdeşleşme yolunda katedilen mesafe, uluslararası kapitalist sistemin, emperyalizmin yapısında meydana gelen önemli değişikliklerdir. Bu bütünleşme eğilimi ve sürecine paralel, sanayileşmesini gö­rece olarak kapitalist sistemin dışında gerçekleştirmiş ve devletin ekonomide hala belirleyici bir ağırlığı bulunan ülkeler (Rusya ve Çin başta olmak üzere) de, üretim kapasiteleri, rekabet güçleri ve emek “zenginliği” ile son 20 yıl içerisinde uluslararası kapitalist sisteme dahil olmuşlardır. Uluslararası kapitalizmi tam an­lamıyla bir dünya sistemi haline getiren bu genişleme süreci, sisteme sadece yeni ve geniş pazarlar sunmayıp, kapitalizmin uluslararası rekabetinin yeni öznelerini de yaratmıştır. Bu durum, önümüzdeki süreci şekillendirecek değişim, çatışma ve kriz dinamiklerinin kesin olarak hangi sonuçları doğuracağını bugünden net olarak söylemenin olanaksızlığı anlamına geliyor. Ayrıca, bu noktadaki denkle­mi nasıl kurarsak kuralım, işçi sınıfı bağımsız devrimci eylemi ile sahneye çık­tığı anda, bütün denklemlerin bozulup yenilerinin kurulmasının gerekeceğini, süreçte asıl belirleyici olabilecek değişim ve çatışma dinamiğinin bu anlamıyla sahnedeki yerini henüz almamış olduğunu gözden kaçırmamak gerekiyor. Ayrı­ca, tüm bu noktalardaki belirsizlikler, içerisinden geçtiğimiz dönemin barındır­dığı değişim ve çatışma dinamiklerinin bütün çıplaklıkları ile bilince çıkartıla­bilmesinin önünde bir engel değil. Tersine, bu koşullarda bu değişim ve çatışma dinamiklerinin bütün çıplaklıkları ile ortaya konulabilmesi, sosyalizmin somut bir siyasal seçenek olarak toplumsal ölçekte üretilebilmesinin ve işçi sınıfının ba­ğımsız devrimci eylemiyle tarih sahnesindeki yerini alabilmesinin de önemli bir gereği olarak karşımızda duruyor.

Bu değişim sürecinin uluslararası kapitalizm açısından ne tür somut sonuçlar do­ğurup doğurmayacağından bağımsız olarak, geleneksel sosyalist siyaset üzerinde etkileri oldu. Bu etki esas olarak anti-emperyalizm meselesini sosyalist siyasetin ve sosyalizm için mücadelenin içerisinde tutarlı bir bütünlükle yerli yerine oturt­ma (daha doğrusu oturtamama) noktasında hissediliyor. Emperyalizm gerçeği ve anti-emperyalist mücadele anlayışı, kendilerini anti-kapitalist mücadelenin öznesi olarak kabul eden sosyalist hareketin bileşenlerince, geleneksel yaklaşım­ların eleştirisi üzerinde yeniden tanımlanmalı ve sosyalizm hedefine bağlı yerli yerine oturtulmalı.

Sözlüklerde “emperyalizm” kelimesinin karşılığı olarak, “Aynı iktisadi ve sosyal bütünlük içinde etnik ve kültürel bakımdan farklı halkların, hakim halkın elinde olan merkezi bir iktidarın otoriter yönetimi altında bir araya getirilmesi eğilimi. Kolektif veya ferdi yayılma ve hakim olma iradesi. Bir milletin başka bir milleti siyasi ve ekonomik egemenliği altına alarak yayılması veya yayılmayı istemesi, ya­yılmacılık.” ifadeleri bulunuyor. Kısaca geçmiş imparatorluklar tarzında düzen kurma eğilimi olarak tanımlıyor sözlükler emperyalizmi. Kuşkusuz bu tanım, burjuvazinin tanımı ve onun için de “kötü” bir şey. Burjuvazinin emperyaliz­mi, bir yandan gelişmiş ve güçlü bir ülkenin gelişmemiş ve zayıf olan ülke ya da ülkelere dönük yayılmacı eğilimleri, diğer yandan bu yayılmacı eğilimlerin ve girişimlerin sonucu olarak gelişmiş ve güçlü olan ülkenin, gelişmemiş ve güçsüz olan ülkeyi ya da ülkeleri kendisine bağımlılaştırması ve bu ülkelerin gelişimle­rini engellemesi olarak tarif etmesi son derece normal. İşin aslına bakılırsa, bur­juvazi açısından “emperyalizm” kavramı, her daim, bir başka kapitalist gücü ya da devleti, kendi egemenlik alanına dönük dışsal ve yayılmacı tehditler oluşturan ötekileri tanımlamak için kullanılan bir kavram. Ancak emperyalizmi böyle al­gılayanlar, burjuvaziden ibaret değil. Emperyalizmin burjuva kavrayışının top­lum kesimlerindeki yansıması da, ülkenin, ülke ekonomisinin ve kaynaklarının, ulusal sınırların ve egemenliğin yayılmacı bir dış güç tarafından tehdit edilmesi biçiminde oluyor. Daha da kötüsü, burjuvazinin iktidarı karşısında sosyalizm mücadelesi verme iddiasında olan güçlerin önemli bir kesimi dahi emperyalizmi, ulusal ekonominin gelişimini engelleyen ve bağımsızlığa gölge düşüren, yayılma­cı bir dış tehdit olarak algılayarak burjuvazinin tarifine paralel bir emperyalizm kavrayışını somutluyor. Bu nedenden dolayı, emperyalizmi, gelişmiş kapitalist ülkelerle dahası bu ülkelerin içerisinde dünyanın egemen ve hegemonyacı gücü olarak öne çıkan ABD ile özdeşleştiren söylem ve tutumlara rastlamak fazlasıyla mümkün. Ancak, emperyalizmin bu tarz kavranışının tümüyle hayal mahsulü olmadığını ve uluslararası kapitalizmin bu yanılsamayı besleyen kimi nesnellik­ler sunduğunu da görmemiz gerekiyor.

20. yy başları, kapitalist gelişme sürecinde, sömürgeciliğin ve sömürgeci dönem ilişkilerinin yerlerini emperyalizme bırakışına tanıklık etti. Bu süreç, kapitalizm için önemli bir değişim süreciydi.

Sermaye, içerisinde geliştiği yapı ve ilişkileri merkezileşme, yoğunlaşma ve ya­yılma eğilimlerini aynı anda barındıran doğasının ihtiyaçlarına bağlı değişmeye zorlar. Emperyalizm, kapitalist ilişkilerin ortaya çıkıp egemen hale geldikleri ulu­sal ekonomilerin dışlarında var olan “dış pazar” olgusunun ve kapitalist olmayan dünyanın, kapitalizmin yasaları ve kuralları ekseninde, kapitalizmin çemberine sokulduğu; kapitalizmin kendi suretinde bir dünya yarattığı bir büyük değişim sürecidir bu manada. Ancak bu değişim, emperyalizmin bir sistem olarak ortaya çıktığı yüz küsur yıl öncesinde, kapitalizmin önceki dönemlerinden kalan ve ser­mayenin eğilimlerini, yönelimlerini baskılayan yapı ve ilişkilerin bütünüyle bu­harlaşıp, beyaz bir sayfaya düşen mürekkepler misali yerlerine yenilerinin geçtiği bir “mutlak değişim” olarak yaşanmadı. Bunun sebeplerinin başında, sermaye­nin hareket kabiliyeti ve esnekliği karşısında, içerisinde geliştiği yapı ve ilişkilerin hareket kabiliyeti ve esnekliğinin fazlasıyla sınırlı olması ve aynı zamanda bu yapı ve ilişkilerin, sadece sermayenin ihtiyaçlarına yanıt verme göreviyle tasar­lanmamış olmalarıdır.

Tarih, herbiri kendinden önce gelen kuşaklar tarafından kendisine aktarılmış olan malzemeleri, sermayeleri, üretici güçleri kullanan farklı kuşakların ardarda gelişin­den başka bir şey değildir; bu bakımdan, her kuşak, demek ki, bir yandan geleneksel faaliyeti tümüyle değişmiş olan koşullar içinde sürdürür, ve öte yandan, tümüyle değişik bir faaliyetle eski koşulları değiştirir; bu, kurgu yoluyla öyle çarpıtılabilir ki, daha sonraki tarih daha önceki tarihin amacı haline getirilir.[2]

Sermaye sınırsız hareket etme, yayılma ve merkezileşme eğilimlerine bağlı ola­rak başlangıç aşamasında ihtiyaç duyduğu uygun ölçekte ve özelliklerde pazar ve devleti sürekli olarak değişime zorladı ancak devlet ve pazarın bu değişim ba­sıncına bağlı hareketleri aynı olmadı. Başlangıç aşamasında pazar ve devlet aynı coğrafya ve sınırları ifade ederlerken ve devletin sınırları, pazar için “içerisi ve dışarısı” ayrımının da somut ifadesi olurken, kapitalist gelişme ulusal devletler ve sınırları ortadan kalkmadan, “tek dünya pazarı” gerçekliğini ortaya çıkardı. Pazarların “bütünleşmesi” onları yaratan ulusal devletlerin ve ulusal ekonomi­lerin bütünleşmesi ile aynı anlamına gelmedi. Bu gerçeklik, tek dünya pazarını oluşturan birimlerin özdeş ve homojen birimler olmaması, aralarındaki farklılık­ların bütünüyle ortadan kalkmaması anlamına da geliyordu. Bundan dolayıdır ki emperyalizm, sanayi sermayesi ile birleşen mali sermayenin devletler aracılığı ile dünya çapında açık veya örtülü paylaşım savaşları sürdürdüğü ve belirleyi­ci bir özellik olarak meta ihracının ağırlığının sermaye ihracına kaydığı, eşitsiz ve birbirine bağlı ekonomik birimler temelinde tekelci kapitalizmin dünya ege­menliği olarak ortaya çıktı. Meta ihracının ağırlığının sermaye ihracına kayması, sömürgeci dönemin tek yanlı bağımlılık ilişkilerinden farklı olarak, ulusal eko­nomiler arasındaki karşılıklı bağımlılık ilişkilerini yaratıp geliştirirken, bu ulusal ekonomilerin pazarın bütünleşmesine paralel iç içe geçmesini ve bütünleşerek bir dünya ekonomisine yürümesini inanılmaz ölçüde hızlandırdı. Ancak ulusal ekonomiler de büsbütün ortadan kalkmadı. Bundan dolayıdır ki, kapitalist geliş­meye bağlı olarak emperyalizmin uzun (ve hala “kapandı” diyerek kestirip atıla­mayacak) bir dönemi, birbirinden görece bağımsız “ulus/ülke” ekonomilerinin hiyerarşik temelde birliğinin ifadesi olarak şekillendi.

Emperyalizmin böyle bir gerçekliğinin bulunduğu koşullarda, elbette ki ulusla­rarası rekabet ve paylaşımın başat aktörleri, ulus/ülke devletler oldu. II. Emper­yalist paylaşım Savaşı’nın ardından sistemin, ABD’nin hegemonyasında geçmiş­tekinden farklı bir temelde yeniden yapılanmış olması da hesaba katıldığında, bütün bu gerçeklik, sosyalist hareketin emperyalizm ve antiemperyalist mücade­le anlayışını belirleyen nesnel zemin olmuştur aynı zamanda. Ancak, kapitalist gelişmenin bir dönemine çekilen fotoğraf üzerinden siyasal bakış ve açılımlarını geliştiren sosyalist hareket, fotoğrafı çekilen dönemin, değişim sürecinin bir dö­nemi olduğunun üzerinden atlayarak, emperyalizmi, o dönemin hakim yapı ve ilişkileri üzerinden tanımlayan ve dahası bunlara indirgeyen bir dar görüşlülüğe saplanıp kaldı. Dolayısıyla, bu koşulların ve koşullarca belirlenen dönemin önce­si ve sonrası, bu anlamıyla sınırları olduğunu gözden kaçırdı.

Bir “ekonomi”ye ulus ya da ülke ekonomisi niteliğini veren gerçeklikleri kısaca, kendi içinde bütünleşik ve “diğerlerinden” şu ya da bu şekilde ayırt edilen artı-değer sağlama, sermaye birikim zemini; kendi içerisinde bütünleşik olan ve “di­ğerleri” ile arasında belli sınırlar bulunan pazar olarak sayabiliriz. Peki, tarihsel bir bakış içerisinde, yaşadığımız dönemde “ulusal ekonomi” gerçekliğini etkile­yen ne türden değişiklikler oldu/oluyor? Artı-değer sağlama, sermaye birikim süreçleri farklılaşıp zeminleri değişiyor. “Farklı” ulus/ülke pazarları belli ölçü­lerde eşitsizliklerini hala muhafaza ederek özdeşleşiyor ve dünya pazarını mey­dana getiriyor. “Ulus/ülke” ekonomiler karşılıklı rekabet zemininden “karşılıklı bağımlılık” ve bir adım sonrasında iç içe geçerek bütünleşme zeminine taşınıyor. Bu değişim süreci, bütün açıklığı ile ifade etmek gerekir ki, ulus-ülke ekonomi­sinin yerini başka bir gerçekliğe bıraktığı, uluslararası kapitalizmin ekonomik ve siyasal birimlerinin yeniden ve yeni temellerde örgütlendiği bir değişim süreci anlamına geliyor.

Emperyalizmi, mutlak surette ve sadece, görece olarak birbirinden bağımsız ulusal ekonomilerin ve o anlama gelmek üzere ulusal devletlerin hiyerarşik bir­liği olarak algılayanlar açısından böylesi bir değişim sürecinin algılanması ko­lay olmuyor. Sermaye ile şemsiyesi altında geliştiği ulus devleti mutlak surette birbirine bağlı sayanlar için, kapitalist rekabetin uluslararası biçimlerinin ulus devletlerden bağımsız ele alınması olanaklı değil. Ancak kapitalist rekabetin uluslararası biçimlerinin ulus devletlerden bağımsız ele alınamaması, bir yandan sermayenin asıl ihtiyaç duyduğunun burjuva devlet olduğu gerçeğini, öte yandan ise “diğer” sermayeler olmadan yaşayamayacak olan sermaye gerçeğini, rekabe­tin özünün sermayenin sermaye ile rekabeti olduğunu gözardı etmek anlamına gelir. Bu aynı zamanda, burjuva devleti, asli görevi olan sermayenin emek ile mü­cadelesinin (ulus ve ülke zeminine bağımlı kalmaksızın) ve sermayenin sermaye ile rekabetinin aracı olarak değil, ulus/ülke ekonomilerine referansla tanımlanan rekabetinin özneleri ulus devletler olarak öne çıkartmak ve mutlaklaştırmak an­lamına da gelecektir.

Kuşkusuz ki ulus devlet ve ulusal ekonomi, bütünüyle ortadan kalkmış gerçeklik­ler değil. İçerisinde olduğumuz sürecin, çelişkilerden muaf, üzerinde tam muta­bakat sağlanmış bir senaryonun bütün aktörlerin ve set ekibinin uyumuyla sah­nelendiği bir nümayiş havasında ilerlemediği, ilerlemesinin ne denli güç olduğu ortada. Ancak uluslararası kapitalizm zemininde hakim olan eğilim, sermayenin yeni dönem ihtiyaçlarına bağlı olarak, uluslararası rekabetin yeni araç ve yön­temlerini, eskilerinin yerlerini alacak şekilde yaratıyor, eski yapı ve ilişkileri de yeni döneme göre uyarlıyor ve bu yönde şiddetli bir basınç uyguluyor. Dolayı­sıyla geçmiş dönemin rekabet ilişkilerinin merkezinde yer alan ulus devletten geriye “devlet” ve ancak o ölçüde varlığından söz edilebilecek ulusal/ülkesel eko­nomiden öte pek bir şey kalmıyor. Emperyalizmin, dünyanın bir coğrafyası ya da ülkesine indirgenemeyecek bir gerçeklik olarak, bütün kara ve denizlerinde içsel bir olgu ve gerçeklik, bir bütünsel sistem olarak kendisini örgütlediği; bütünü oluşturan birimlerin hem yapı ve zeminlerinin hem de birbirleri ile ilişkilerinin değiştiği bu koşullarda, sosyalist hareketin anti-emperyalist mücadele ile sosya­lizm mücadelesi arasındaki geleneksel denklemlerinin yeniden kurulması, kaçı­nılmaz bir zorunluluk olarak önümüzde dikiliyor.

Değişim Dinamikleri Sadece Kapitalizm İçin İşlemiyor

Emperyalizmin kapanmakta olan dönemiyle birlikte, burjuva egemenliğinin ze­mini ve kurumları değişiyor; eski dönemin kurum ve ilişkilerinin varlık zeminle­ri ortadan kalkıyor. Ancak bu süreçte varlık zeminleri ortadan kalkan kurum ve ilişkiler sadece burjuva egemenlik alanında değil. Bunlarla aynı zeminden besle­nen fakat bizzat sosyalizm mücadelesinin araç ve yöntemleri olarak benimsenen ve beslendikleri zemin yaşadığı ölçüde kendilerine önemli bir yaşam alanı bu­lan örgütlülük biçimlerinin, mücadele araç ve yöntemlerinin de varlık zeminleri kaybolup içleri boşalıyor.

Kendi içerisindeki bütün bölünmüşlüğe karşın, sosyalist hareket bünyesinde­ki farklı akımların siyaset anlayışlarının bir ortak paydası bulunuyor. Bu ortak paydayı, sosyalist siyasetin genelini içerisine alan paradigma olarak adlandır­mak mümkün. Bu paradigmanın beslenip kendisini örgütlediği, başlıca iki ka­nal oldu.

Bu kanallardan birincisi, 19. yy sonlarında şekillenen sosyalist siyaset zemini; ikincisi ise İkinci Emperyalist Paylaşım Savaşı sonrasında dünya kapitalizminin o zamanki yeni dönemini şekillendiren Keynesçi ekonomi politikalar ve sosyal devlet anlayışı.

II. Enternasyonal Siyaset Anlayışıyla Yaşamaya Devam Ediyor

Komün yenilgisinin ardından, Avrupa merkezli olarak, bir yandan işçi sınıfı içe­risinde sendikal örgütlülüğün güçlenen varlığı ve buna paralel sosyal demokrat ve işçi partilerin siyaset zemininde kalıcı yerler edinerek, parlamenter demokra­tik sistemin kurumsallaşmasında oynadıkları rol II. Enternasyonal siyaset anla­yışının temelinde yatar. İşçi sınıfı, sendikal örgütlülükleri aracılığı ile ekonomik mücadele yürütür; onun politik temsilcileri ise siyasal örgütleri ile siyasal mü­cadele yürütür. Ekonomik mücadele siyasal mücadeleye bağlandığı; işçi hare­keti siyasal örgütün iktidar yürüyüşünü ya da siyaset zeminindeki pozisyonunu güçlendirdiği ve bu dolayım üzerinden burjuva demokratik rejimin işleyişine katılıp kendisini temsil ettiği müddetçe sosyalizme yürüyüşün denklemi kurul­muş sayılır. Esasen sosyalist siyaset zeminindeki ekonomik alan ve siyasal alan ayrımının da böyle bir tarihselliği bulunuyor. Burjuvaziye karşı mücadele süre­cinde iktidar değişikliğini toplumsal kurtuluşun temsilcisi (ve tabi ki öncüsü) olan bir siyasal örgütün iktidara gelmesi olarak algılayan ve işçi sınıfını siyasetin öznesi, iktidarın sahibi olarak kurgulamak yerine, toplumu selametle kurtuluşa götürecek olan partinin iktidarını yaratma ve sağlama alma yolunda vazgeçilmez bir dayanak olarak kavrayan bu siyaset anlayışı, eleştiricilerini dahi kendi zemi­ninde bir varoluşa mahkûm edecek kadar güçlü bir paradigmadır. Bu nedenle, II. Enternasyonal patentli olmasına karşın itibar gördüğü alan II. Enternasyo­nal örgütlerinin etki alanlarının çok ötesinde bir genişliktedir. Ekonomik alanda sendikaların yahut siyasal alanında politik örgütlerin (ya da partilerin) mücadele çizgilerinin ve örgüt anlayışlarının farklı şekillerde tasarlanıp yaşam bulmuş ol­maları, bu işi yapanları II. Enternasyonal zemininin ötesine taşımadığı gibi, bu paradigmayı tersinden II. Enternasyonal eleştiricilerinin eliyle güçlendiren bir etki yapmıştır.

II. Enternasyonal meselesini “reformizm” ve “savaş koşullarında işçi sınıfına iha­net etmiş olması” ile sınırlı bir bakışla ele alanlar açısından, bu zeminde üretilen burjuva siyasetin, kısa dönemler haricinde bütün olarak dünya sosyalist hareke­tini belirleyen zemin haline geldiğini görmeleri mümkün değil. Bu siyaset anlayı­şının etkisi o denli güçlü ve kalıcıdır ki, II. Enternasyonal zeminini besleyen tür­den sendikal örgütlülüklerin bulunmadığı bir coğrafya olan Rusya’da devrime öncülük etmiş Bolşevik Parti ve kuruluşunu sağladığı Komünist Enternasyonal dahi, II. Enternasyonal’in bu siyaset anlayışından muaf kalamamıştır. Dahası, bir dönem sonra, II. Enternasyonal siyaset anlayışının Komintern’e bütünüyle egemen olduğunu söylemek mümkündür.

Keynesçilik Sosyalist Siyasetin de Ufuk Sınırlarını Çiziyor

Ekim Devrimi ve takip eden kısa dönem içerisinde, tarihsel açıdan en ileri form­ları yaratarak, en ileri mevzilerine ulaşan işçi sınıfı hareketi ve sosyalist hareket, özellikle II. Emperyalist paylaşım savaşının ardından kendisini, II. Enternasyonal siyasetini beslemeye son derece uygun bir atmosferin içerisinde buldu. Bu atmos­feri yaratan, Keynesçi ekonomi politikalar ve sosyal devlet anlayışı idi. Ulusal ge­lirin “adil” dağıtımı, işçi sınıfının çalışma ve yaşam koşullarının iyileştirilmesi, dönemin üretim örgütlenmesine ve istihdam politikalarına uygun olarak sendikal örgütlülükler sayesinde işçi sınıfının geniş kesimlerinin kontrol altında tutulabil­mesi, sosyal demokrat ve işçi partilerinin aktif katılımlarıyla parlamenter demok­ratik rejimlerin istikrara kavuşturulması vb… sadece II. Enternasyonal patentli siyaset anlayışına değil, Keynesçi ekonomi politikalarla kapitalist dünyayı yeni baştan ve yine hiyerarşik temellerde inşa etmeye soyunan burjuvazinin de zorun­lu ihtiyaçlarına uygun düşüyordu. İki büyük dünya savaşıyla yerle bir olmuş top­lumların gözünde SSCB’nin albenisi her geçen gün artarken, dünyanın belirli bir coğrafyasında yaşam bulan bu tablo, kapitalizm içerisinde kalarak ulaşılabilecek yeryüzü cennetlerinin kurulabileceğini ilan ediyordu dosta, düşmana.

Elbette ki bu yeryüzü cennetleri, kapitalist dünyanın bütününde yaşam bulma­dı. Bulmasına imkan da yoktu. Dahası, kapitalizmin, II. Emperyalist Paylaşım Savaşı’nın ardından 1980’li yıllara uzanan dönemi kapanırken, SSCB’nin çö­zülmesine de paralel olarak, bu yeryüzü cennetleri hızla sararıp solmaya; mutlu mesut sakinleri olan “çalışanlar sınıfı” ise kendisini şiddeti her geçen gün artan yoğun bir saldırı karşısında bulmaya başladı.

Bu dönem, 1980’li yılların sonunda geri dönüşsüz biçimde kapandı kapanması­na, ancak işçi hareketi ve sosyalist hareket, kendisini o dönem içerisinde var ettiği araç ve yöntemlerin devrimci eleştirisi temelinde yeni bir kuruluşa taşıyamadı.

Yeniden kuruluş zorunluluğu, dönemin değişmesine bağlı olarak eski döneme uygun araç ve yöntemlerin yeni döneme uyum sağlayamayacak olmasından kaynaklanmıyordu tek başına. Çünkü eski dönemin siyasetinin hakim araç ve yöntemleri de işçi sınıfının, burjuva egemenliği karşısında devrimci bir siyase­tin öznesi olarak ayakları üzerine dikilmesine değil, bu yeryüzü cennetinden pa­yına düştüğü kadarıyla nasiplenmesine hizmet eden biçim ve içeriklerde idiler. Önceki dönemlerde şekillenen örgütlülük ve mücadele biçimleri, kapitalizmin bu yeryüzü cennetlerinin yaratıldığı dönemde ismen yahut şeklen varlıklarını devam ettirseler dahi başkalaşarak döneme gerici anlamda uyum sağlamışlardı zaten. Sendikalar, düzen içi ekonomik mücadelenin araçları olarak bu dönemin emek örgütlenme süreçlerine uygun bir zeminde yeniden şekillenirken, Lenin sonrası dönemde icat edilen “Leninist Parti” modeli de legal ve illegal versiyon­larıyla dünya komünist hareketinin bütününü belirleyen siyasal mücadele aracı olarak yaygınlaşıp kalıcılaştı. Bu formlara sağdan yahut soldan eleştirilerle öne çıkartılan “alternatif” modeller ve araçlar ise aslı ile aynı zeminden beslenen, bütün bir döneme ve dönemin siyaset yapış tarzına egemen olan ekonomik alan ve siyasal alan arasındaki yapay ayrımı veri kabul eden bir pozisyondan kurtulamadı.

Bu sürecin bir belirleyeni, Keynesçilik, sosyal devlet ve SSCB’nin varlığının da üzerinde yükselen Avrupa işçi sınıfının “kazanımları” olurken, diğer belirleyeni ise dünya sahnesinde sosyalizmi ulusal bir kalkınma modeli olarak revize ederek, “ulus-devlet” kimliği ile var olma yolunu seçen “sosyalist blok” ülkelerinin var­lıkları, ulusal güvenlik politikaları ve diplomatik ihtiyaçları olmuştur.

Günümüzde sosyalist hareketin, II. Emperyalist Paylaşım Savaşı’nın ardından 1980’li yıllara uzanan dönemde kendisini var ettiği araç ve yöntemlerle, progra­matik zemin ve örgütlülük biçimleriyle, siyaset zemininde belirleyici bir rol oy­naması olanaklı görünmüyor. Bunun temel sebebi, 20. yy işçi hareketine egemen olan sendikal örgütlülüklere ve parlamenter düzeni istikrara kavuşturacak kitle­sel işçi partilerine, burjuvazinin ihtiyacının kalmamasıdır. İşçi sınıfının geçmiş dönemde de bu tür örgütlülüklere gerçek bir ihtiyacı yoktu zaten. Esasen bu tarz siyaset anlayışının geçmiş dönemde yanıt verdiği alan, işçi sınıfının bağımsız va­roluş ihtiyaçlarını devrimci temelde karşılama arayışı değil, burjuvazinin işçi ha­reketini kontrol etme ve düzenini bu yolla da tahkim etme arayışları olmuştur.

Yeniden Kuruluş İhtiyacı Kendisini Dayatıyor

İçerisinden geçtiğimiz dönem, dünya kapitalist sisteminin uzun bir döneminde sosyalist hareketin “proleter devrimci siyaset zemininde” sayarak benimsediği mücadele araç ve yöntemlerinin sınırlı olduğu gibi sınırlayıcı nesnel beslenme zeminini de ayaklar altından çekip aldığı için, geçmişte gerçekleştiremediğimiz yenilenme ihtiyacı, bugün kendisini ertelenemez biçimde dayatmakta. Bu ihtiya­cın üzerinden atlanması, sınırlı varoluş zeminlerini bile yitiren mücadele araç/yöntemleri üzerinden hiçbir nesnel karşılığı olmayan tutumlara sarılarak somut siyaset zemininin dışarısında kalmanın en garantili yolu olacaktır.

Bu dönemeçte, “esasen yeni ve köklü biçimde yenilenmesi gereken bir şeyler yok­tur, yapılması gereken geçmişin eksikliklerini gidermek, savrulmadan yolumuza devam etmek ve ısrarlı bir çaba ile güçlenmektir” anlamına gelecek yaklaşımlar­la, “dönem ve öncelikler” denkleminin devrimci tarzda kurulamayacağı ortada. Dünya kapitalist sistemi kendisini daha çıplak biçimde emek-sermaye karşıtlığı üzerinde var ederken, burjuva devlet dolaysız biçimde zor aygıtı olarak yeniden örgütlenirken; dönemin ihtiyaç duyduğu devrimci atılımın gerçekleştirilebilme­si, sosyalizm projesinin somut bir seçenek olarak yeniden üretilmesini içeren, kapsamlı siyasal bir kuruluş ekseninde mümkün olabilir.

Bu yeniden kuruluş meselesinin, teknik bir örgütlenme ya da çoğalma sorununa veya işçi sınıfı ve hareketi ile ilişkilenme ihtiyacına indirgenemeyecek denli çok yönlü bir mesele olduğu açık. Söz konusu olan, yeniden ve daha güçlü şekilde örgütlenme sorunu değildir; söz konusu olan, işçi sınıfı ile kopan bağlarımızı tekrar ve kalıcı temelde kurabilme meselesi değildir… Elbette ki bu noktalarda çözülmesi gereken sorunlar bulunuyor. Fakat bu sorunlar, sosyalist hareketin içerisinde olduğu kriz halinin sebepleri değil; bütün çıplaklıkları ile yüzümüze çarpan, temel sorunlarımızın sonuçlarıdır.

Nereden Başlamalı?

Yeniden kuruluş kavramlaştırması, yaşadığımız sorunları bir çırpıda çözecek bir sihirli değnek değil, dahası, yaşamın önümüze çıkardığı yakıcı sorunlara sırt çevirmenin gerekçesi olacak kapalı devre bir atölye çalışması olarak da ele alına­maz. Bu meseleyi, ideolojik, siyasal, örgütsel alanları kapsayan çok yönlü ancak her boyutu ve aşaması politik işçi hareketinin yaratılması zemini ve uğraşında ete kemiğe bürünebilecek bir muhtevada ele almamız gerekiyor.

Kötü bir huyumuzdur; sorunları, güncellik ve aciliyet kazandığı halleriyle gün­dem edinip çözmeyi düşünüyoruz. Maalesef devrimci siyaset alanında, sorunları yaşandıkları alan içerisinde sınırlandırarak çözmek, genellikle mümkün olan ve uygulandığı takdirde kalıcı çözümler sunan bir yöntem olamıyor. 100 yılı bulan sürede birikmiş, kimi dönemlerde üzerlerine parmak basılmış teorik sorunları­mız var. Proletarya diktatörlüğünün ve bu yolla ulaşılabilecek sosyalizmin ka­pitalizm karşısında somut bir seçenek olarak yükselmesine olanak sağlayan bir devrimin yitirilmesinin ardından, parti, devlet, iktidar, bürokrasi, işçi hareketi ve örgütleri alanlarında hem teorik hem siyasal hem de örgütsel sorular ve sorunlar var, pratik alternatiflerini de üreterek yanıtlamamız gereken. İşçi sınıfı ve onun politik örgütlerinin siyaset zemininde belirleyici aktörler olarak yer aldıkları, işçi sınıfı hareketinin siyaset zeminini saflaştırıcı biçimde yaran varlığının eksik ol­madığı uzun 20. yy.’ın ardından, toplumsal siyasal yaşamın neredeyse tümüyle dışına düşmüş, işçi sınıfı hareketiyle bağlarımızı büsbütün yitirmiş durumdayız. Dünyanın belki de hiçbir zaman olmadığı kadar sosyalizme ihtiyacı var, sosya­lizmin ise siyasal bir akım olarak ortaya çıktığı günden bu güne kadar ilk defa yığınlar nezdinde inandırıcılığı olan somut bir siyasal seçenek olarak yeniden örgütlenmeye ihtiyacı var…

Önümüzde birikmiş bunca sorun nasıl çözülecek? Daha da önemlisi, bu sorunla­rın çözümüne somut katkılar sunma yolunda, nereden başlayacağız?

Elbette ki bu sorunların yanıtlarının bütünüyle bu yazı kapsamında verilebilme­sine olanak yok. Ancak, meselenin gerek elinizdeki yayın bünyesindeki yazılarda gündem edileceğini, gerekse de bazı sorunların yazarak değil yaparak çözülebi­leceği gerçeğine uygun olarak buradaki çabaya paralel somutlanmaya çalışılan siyasal bir faaliyetin varlığını bilerek bazı saptamalar yapabiliriz.

1. Teori, siyaset, örgüt alanlarında yaşadığımız sorunlar, ne tek başına bu sorun­ları tespit eden ve çözülmesi çabasını kendine iş edinen bir grubun sorunları­dır ne de kendilerini hissettirdikleri alanlarda sınırlı kalınarak çözülebilirler. Bu sorunlar, kapitalizmi tarihin çöplüğüne gömecek gerçek hareketin sorun­larıdır. Bu nedenle bu sorunların çözüm zeminini, bizzat bu hareketin kendi zemini, kendisini örgütleyeceği zemin olarak kurgulamak gerekiyor.

2. Bu sorunların çözümünü belirleyen ihtiyaçlar ve kalkış noktası da, bugünkü duruma son verecek gerçek hareketin ihtiyaçları; güncel olarak ise bu hareketin kendisini kurması için yanıt verilmesi gereken ihtiyaçlar olmak zorun­dadır. Dolayısıyla faaliyetimizin gerek teorik, gerek pratik ve örgütsel yöne­limlerini de bu hareketin ihtiyaçlarının giderilebilmesi hedefine bağlamak durumundayız.

3. Politik örgüt ile işçi hareketi ve ihtiyaçları arasındaki tabiiyet ilişkisi teori ve ideoloji düzeyinde kurulan, vekâlet ilişkisini çağrıştıran bir ilişki değildir. Po­litik örgüt ve politik işçi hareketi ilişkisini, mayalanma ve kuruluş süreçlerin­den başlayarak iç içe ve sürekli bir karşılıklı etkileşim içinde; her defasında, örgütün siyasetin somut ve gerçek ihtiyaçlarına tabi kılınarak yeniden kurul­duğu, elle tutulur, gözle görülür somut bir ilişki olarak anlamak ve yaşama geçirmek gerekiyor.

4. Tüm bunlara bağlı olarak; sosyalist siyasetin ve örgütsel ifadesinin yeniden kuruluşu meselesini; sınıflı toplumlar tarihine son verecek politik işçi hareke­tinin yaratılması zemini ve uğraşı içerisinde tarif etmek, böyle bir hareketin yaratılması görevini bugün için diğer tüm görevlerin tabii olması gereken ön­celikli görev olarak örgütlü siyasal faaliyetin önüne koymak durumundayız.

Her ne kadar bugün faaliyetimize yön vermesi gereken sorunlar ve ihtiyaçlar ka­pitalizmi tarihin çöplüğüne gömecek gerçek hareketin ihtiyaçları olsa ve bu so­runların çözümüne ve ihtiyaçlara yanıt verilmesine katkı koyacak güçler dar bir grubun varlığı ve etki alanı ile sınırlı olmasa da, sorun ve ihtiyaçları tarif edenle­rin sorumluluğu, sadece söylemeyi değil, bu yolda gecikmeden adım atmayı da zorunlu kılıyor.

Ruhumuzu, sadece söyleyerek değil, aynı zamanda yaparak kurtarabileceğimizi bilerek atacağımız somut adımlar, kurtulmayı bekleyen ruhlara yapacağımız en anlamlı eleştiri, vereceğimiz en manalı yanıt olacaktır.

Yaşayan Marksizm, Sayı 1, Kasım 2009


[1] K. Marx, Lois Bonaparte’in 18 Brumaire’i, çev. Sevim Belli, Sol Yayınları, Ankara, İkinci Baskı: Ha­ziran 1990, s.13-14[2] Marx, K. – Engels, F. Alman İdeolojisi, çev. Sevim Belli, Sol Yayınları, Ankara, Üçüncü Baskı: Temmuz 1992, s.59