Referandumun üç kazananı

Referandumun üç kazananı

Alp Hakan Güvenir

Sandıklar açılıp oylar sayıldıktan sonra, her seçimin ardından olduğu gibi, bu referandumun ardından da ortaya çıkan sayılar masaya yatırılarak seçmen mesajları okunmaya çalışıldı; tercihi “evet”, “hayır” veya “boykot”  olan seçmen profilleri üzerine sözler edildi. Yazı kapsamında bunları bir kenara bırakarak “evet”, “hayır” veya “boykot” seçeneği ile toplumun geniş kesimlerinin karşısına çıkan siyasal öznelerle ilgileneceğiz.

Sandıktan çıkan sonucun ve bu sonucun toplum, siyaset zeminlerine etkisinin TC Anayasası’nın geleceğinden çok öte bir anlamı olduğunu belirtmek gerekiyor. Dönemin karakteristik özelikleri, uluslar arası kriz ve değişim dinamikleri, sermayenin ihtiyaçları merkezli Türkiye’nin yaşadığı değişim ve istikameti ekseninde ele alındığında, referandum sermaye programının önümüzdeki dönemde nasıl bir siyasal seçenek üzerinden yaşama geçirileceğini belirleyen ve siyaset zeminindeki denklemlerin hangi zeminde, hangi dinamiklerin üzerinden kurulacağını ortaya çıkartan sonuçlar üretmiştir.

Pusulada yer almayan bir seçeneğin çıkma olasılığı bulunmayan sandıktan “evet” çıktı. Bu sonucun AKP açısından zafer olduğu açık. Ancak öte yandan, bu “evet”in, “hayır” ve “boykot” seçeneğini öne çıkartan tüm siyasal özneler için yenilgi veya başarısızlık olarak ele alınması da doğru değil. Sandıktan çıkan “evet” sonucuna karşın, 12 Eylül 2010 Referandumu’nun kazanan üç siyasal öznesi var ve bunların her biri, referandum sürecinde siyaset zeminindeki üç farklı seçeneği temsil etmiştir.

Yetse de yetmese de “evet” diyenler

Farklı renklerdeki çok sayıda siyasal öznenin buluştuğu bir seçenek olması bakımından “evet” cephesi, referandum zeminindeki en geniş yelpazeyi oluşturdu ancak bu yelpazenin tüm öznelerinin sandık zaferinin sahibi olduğunu söylemek olanaksız.

“Evet” cephesi, tarafların üzerinde mutabakat sağladıkları bir değişiklik paketini referanduma beraberce götürenlerden müteşekkil; eşit veya denklerin oluşturduğu bir siyasal platform değil, hegemonik temelde şekillenmiş bir cephe idi. Değişiklik paketinin bir sahibi vardı. Cephe içerisindeki öznelerin siyasal varlık ve etkinlikleri, yığınları sevk ve idare kabiliyetleri birbirine denk yahut görece bir denge oluşturabilecek düzeylerde değildi. Bu noktalar, AKP hegemonyasının ifadeleri sayılabileceği gibi, sandıktan “evet” çıkmasına rağmen kazananın bir bütün olarak “evetçiler” değil de AKP olmasının nedenlerindendir.

AKP’nin sandık zaferini ve kazanan olmasını, “artık devleti bütün kurumlarıyla ele geçirecekler” darlığında ele almamak gerekiyor. AKP, referandum sürecinde, her şeye rağmen etkisi üyelerini ve teşkilat yapısını hatta seçmenlerini aşan, kendinden öte geniş kesimleri etkileme kabiliyetine sahip hegemonik bir siyasal odak olarak öne çıkmayı başarmıştır. Hatta denilebilir ki, AKP’nin hegemonik etkisi, seçmen sayısındaki olası düşüşlere rağmen, bugün dünkünden daha fazladır. AKP’nin hegemonik etkisi, sadece teşkilat gücünden değil, farklı kesimlerin ihtiyaçlarına kısmen de olsa yanıt üretebilecek, çıkarlarını bütünüyle olmasa da temsil edebilecek bir siyasal aktör olarak algılanmasından kaynaklanıyor.

AKP hala toplumdaki değişim ve statükoyla hesaplaşma ihtiyacına yanıt verilebileceğine, en azından bu yolda önemli imkânlar sunabileceğine inanılan en önemli ve en büyük odaktır, siyasal seçenektir. Bu durumun sürekli kılınıp kılınamayacağını zaman içerisinde göreceğiz ancak bu seçeneğin, muhafazakâr bir omurga üzerine inşa edilmiş olması, kalıcılığı yönünde kendisine önemli bir avantaj sunmakta.

AKP’nin hegemonik etkisi, geniş yığınlar üzerindeki etkisinden ibaret değildir. Ergenekon ile başlayan, istikrarsız ve samimiyetsiz manevralarla da olsa “Kürt açılımı” başlığı altında bir biçimi ile ilerleyen süreç, AKP’nin liberal kesim üzerindeki hegemonyasını pekiştirirken, bu hegemonyanın, Türk ve Kürt solunun kimi öznelerini de kapsayacak biçimde gelişip genişlemesini beraberinde getirdi. AKP’nin bu alandaki hegemonyası ve bu durumun toplum üzerindeki dolaylı etkisi referandum başarısının önemli nedenlerinden olduğu gibi, sandıktan çıkan “evet”in başka bir siyasal öznenin başarısı halini almamasının, alamamasının da temel nedenidir.

Hegemonya, sürekli alarak değil, belli sınırlar içinde de olsa vererek sürdürülebilen bir egemenlik biçimi olduğu içindir ki, AKP’nin hegemonyasının kalıcılığı da, sermayenin ihtiyaçlarının yanında geniş yığınların ihtiyaçlarına ve ekseni etrafında kümelendirebildiği kesimlerin siyasal taleplerine yanıt verebilme kabiliyetine bağlıdır. Devrimci taleplerin yığınların aşağıdan eylemi üzerinden somutlanamadığı günümüz koşullarında AKP’nin bu alandaki tüm kabiliyetine rağmen verebileceklerinin istikameti ile sınırının ise sermayenin ihtiyaçlarınca ve olanaklarınca belirlendiği açıktır.

12 Eylül’de de 12 Eylül’e de hayır diyenler

“Hayır” cephesinde de dişe dokunur sayıda siyasal özne bulunmasına karşın, bu cephenin “evet” cephesi kadar geniş bir yelpazeyi kapsadığı söylenemez. Bunun yanında, “hayır” cephesi, “evet” cephesinden farklı olarak, hegemonik  temelde şekillenmiş bir cephe değildi.

Yakın zamana kadar AKP iktidarına alternatif bir seçenek olarak öne çıkartılan ikili koalisyonun tarafları olan CHP ve MHP, “hayır” cephesinin sadece ağırlık eksenini değil, hemen tüm seçmen ağırlığını oluşturuyor ve şekillendiriyordu. Fakat referandum tarihi yaklaştıkça, cephe içerisinde bir eksen kayması ve ağırlık merkezi değişimi yaşandı. Bir yandan MHP ve tabanının AKP’nin hegemonik alanının ve “evet” basıncının dışında kalamaması, diğer yandan CHP’de Kılıçdaroğlu ismi etrafında estirilen değişim rüzgârlarının etkisi ve bu iki partinin eksenleri arasındaki açının düne oranla açılma eğilimine girmiş olması, “hayır” seçeneği ve cephesinin bütün yükünün CHP tarafından omuzlanmasını beraberinde getirdi. CHP’nin de bu işin hakkını vermediği söylenemez.  “Hayır” cephesinin siyasal özneleri üzerinde CHP’nin hegemonik etkisini arttırmayan veya sağlamayan bu durum, “hayır” oylarının ulaştığı %42’lik seçmen oranı ve başarısının neredeyse tümüyle ve dolaysız biçimde CHP’nin “başarı” hanesine yazılmasını beraberinde getirdi.

Önümüzdeki dönemde AKP ve temsil ettikleri ile cepheden çarpışarak mevzi kazanmak yerine benzeyerek, AKP’nin “temsil” ettiği pek çok şeye sahip çıkarak varlık alanını genişletmeyi zorlayacak gibi duran CHP, bu dönemde hegemonyasını pekiştirip geliştirmese de seçmen sayısını, geniş yığınlar üzerindeki etkisini arttırmış ve “hayır” oylarının tek sahibiymişçesine öne çıkma şansını yakalamıştır. Bu durum, sandıktan çıkan “evet” oyuna rağmen, CHP’nin referandumun kazananları arasındaki yerini almasını sağlamıştır.

Emekçilerin ve Ezilenlerin Boykot Cephesi

Kapsadığı siyasal özneler bakımından, “evet” ve “hayır” cephelerine oranla çok daha dar olan “Boykot” cephesi, pusulada yer almayan bir seçeneği işaret etmişti. Tarafların gerekçeleri bakımından “evet” ve “hayır” cephelerine oranla oldukça homojen bir yapısı vardı ve referandum zemininin tek sahici cephesi veya platformu oldu. Ancak bu cepheyi oluşturanlar açısından da öznelerin siyasal varlık ve etkinlikleri, yığınları sevk ve idare kabiliyetleri bakımından göz ardı edilemeyecek bir fark vardı. BDP, “boykot” cephesinin toplumsal-siyasal zeminde sahici karşılığı olan tek bileşeniydi. “Boykot” cephesinin BDP dışındaki bileşenleri açısından bu tutumun yaşamda karşılığı olan somut bir siyasal tutum almaktan ziyade, ilkesel veya vicdani bir anlam taşıdığı söylenebilir. Bu eksende de boykot cephesinde yer alan sosyalistler açısından iki sorunlu ve sıkıntılı nokta bulunuyor:

  1. Boykotun anlamı ve 2010 referandumu somutunda sınıf mücadelesindeki yeri konularında yaşanan kafa karışıklığı. Bu konu üzerinde pek çok söz edilebilir; bu güne kadar pek çok söz de söylenmiş durumda zaten. Bunların arasında, Lenin’in “Boykota Karşı” makalesinin, temel bir çerçeve ve yaklaşım sunduğunu düşünüyorum. Bu çalışmanın önemi; İşçi sınıfı ve ezilenler için, seçme-seçilme hakkının, genel ve eşit oy talebinin başat bir mücadele hedefi olduğu 19. Yüzyıl’ın hemen ardından, Çarlık Rusyası’nda (bu mücadele hedefleri halen geçerliliklerini korurken) hem gerçekleşen Bulygin Duması Boykotu’nu deneyime dönüştürmesi, hem de bundan iki yıl sonraki boykot çağrılarının eleştirisini ve gerekçelerini ortaya koyması bakımından göz ardı edilemez. Ayrı bir yazıda değerlendirme gereğini ifade ederek, burada bir not düşüp devam ediyorum.
  2. BDP’nin 2011 seçimlerine kadar olan dönemde, referandumdan çıkan “evet” sonucu ve bu sonuca bağlı şekillenecek zeminde AKP’ye verebileceği olası bir desteğin veya AKP ile kısmi de olsa yapabileceği işbirliğinin sonuçlarına karşı, sosyalist hareketin bileşenlerinin son derece kırılgan bir zeminde hareket ediyor olmaları. Sosyalist hareketin bileşenlerinin tutumlarını “BDP’nin boykot çağrısını desteklemek” olarak değil de “kendi boykot çağrıları” olarak ifade etmiş olmalarına karşın, referandum boykotunun, bütünüyle Kürt hareketi ve BDP üzerinde yaşam bulmuş olması, zeminin kırılgan olmasının sebebidir. Bu nokta, “boykot” çağrısı ile yakalanan başarının sosyalist hareketin bileşenlerinin başarısı olamamasının da temel sebebidir.

Bu nedenle, “boykot” cephesine yönelik değerlendirme, esas olarak referandum sürecindeki BDP değerlendirmesi olarak anlaşılmalıdır. Kürt illeri dışında, “boykot” çağrısının karşılık bulmaması ve bileşenlerin murat ettikleri biçimde aktif bir boykot çalışmasını örgütleyememiş olmaları da bu durumu anlatıyor.

Rakamlara genelleme üzerinden, önceki seçim ve referandumlarda gerçekleşen katılımların üstünkörü okunması ışığında bakıldığında, %23’lük sandığa gitmeme oranının boykot tutumunun seçmen nezdinde karşılık bulmadığı söylenebilir pekâlâ. Ancak sonuçlar böyle okunamaz. Kürt illerinin altısında sandığa gitmeme oranı % 50’nin üzerine olurken, “evet” ve “hayır” karşısında boykot seçeneği, bölgenin tümünde etkisini göstermiştir. “Boykot” tutumunun hem “evet” hem “hayır” cephelerinden aldığı saldırı; bu tutumun üzerinde bina edilebileceği Kürt seçmen üzerindeki siyasal İslam, açılım ve “evet” etkisi hesaba katıldığında, rakamlar doğru biçimde okunabilecek ve “boykot” seçeneğinin pusulada yer almamasına karşın, göz ardı edilemeyecek bir başarı olarak öne çıktığı anlaşılabilecektir.

Referandum sonucu, muhtelif sıfatlarla anılan “açılım” başlığı altında kendisine karşı işleyen bir süreç içerisinde, Kürt devrimci dinamiğinin inisiyatifi kaybetmediğini; somut ve kalıcı kazanımlara ulaşmadan bastırılması hedeflenen son Kürt isyanının direniş mevzilerini koruyup geliştirebildiğini ortaya koymuştur. Hareketin her alan ve düzeydeki temsilcilerinin, Türkiye genelinde meşruiyet kazanıp “sorun”un çözümü yolunda muhatap olarak kabul edilmeleri, çözümün koşul, araç, yönteminin “yasalar ve kurallar” dayatmasından azade meşruiyet zemininde tartışılmaya başlanmış olması, Kürt hareketinin “açılım” ile başlayan süreci ve referandum sürecini ne denli başarılı yönetebildiğinin somut göstergeleridir. Gelinen noktada, Kürt dinamiğinin ve siyasal temsilcilerinin sadece Kürt meselesinin “barışçıl” çözümü için değil, sermayenin ihtiyaçları doğrultusunda yöneldiği yeniden yapılandırma süreci ve Türkiye’nin bölgeye dönük hamleleri açısından da kilit önemde olduğu açığa çıkmış ve kabul edilmiştir. Bu durum, BDP ve Kürt siyasetinin hem genel olarak dönemdeki, hem de referandum sürecindeki “boykot” taktiğinin başarısıdır. Boykot cephesinin yükünü taşımış olan BDP, referandumun kazananları arasındadır ve önümüzdeki süreçte siyasetin belirleyici dinamikleri arasındaki yerini sağlamlaştırmıştır.

Peki ya kazanamayanlar?

“Evet” cephesinin AKP dışındaki milliyetçi-muhafazaker bileşenleri açısından bu süreç, esasen varlıklarını biraz daha gereksizleştiren ve zeminlerini AKP lehine daha da daraltan bir süreç olarak işledi.

Liberaller açısından esasta değişen bir şey yoktu. Muhafazakârlar ile AKP’yi siyasetin sivilleşmesinin ve Türkiye’nin demokratikleşmesinin öznesi olarak gören bu kesim arasında muhafazakâr bir omurga üzerinde kurulmuş olan ittifakın, referandum sürecinde zayıflamadığı, aksine pekiştiği söylenebilir. Ancak bu ittifakın pekişmesi, bağımsız bir siyasal-örgütsel varlığa sahip olmayan liberallerin etkisinin artacağı bir yönde değil, bu kesimin AKP’ye olan bağımlılığını daha da derinleştiren bir yönde gerçekleşti. Bu anlamıyla liberallerin “başarısı”, maçı alan takımın zaferinden ziyade, takımını tezahüratlarıyla destekleyen taraftarların zafer duygusuna benzemektedir.

Yetmese de “evet”e fit olan sosyalistler açısından, durum bir açıdan liberal kesimin durumuna benziyor. Sosyalist hareketin bir bölümü açısından da siyaset artık, AKP merkezli, AKP’nin özne olduğu bir zeminde yapılır olmaya başlamıştır. Ortada devrimci bir talep ve bu doğrultuda sürdürülen sahici bir mücadele yokken, bu kesim, devrimci veya demokratik çözümlerin, AKP’nin açtığı yolda, bu yolun sunduğu olanakları aynı zamanda yolu açana karşı da kullanarak üretilebileceğine inanmıştır. Bu inancın ortaya çıkardığı tutumun AKP’nin sunduklarına muhalefet ederek de olsa kanaat etmekten öteye geçmesi beklenmemelidir. İşçi sınıfının ve toplumun ihtiyaçlarına, bağısız bir seçenek oluşturarak veya böyle bir seçeneğin oluşturulmasını zorlayarak yanıt vermeye çalışmak bu kesimlerin gündemi ve önceliği olmamıştır.

Siyasetin, büyük güçlerinden makul bulunan bir tanesinin yanında taraflaşarak yapılmaya çalışıldığı bu zemin, büyük güçler teorisinin ve kütle çekim kanunun geçerliliklerini korudukları bir zemindir. Bu nedenle, bu tutumun özneleri, AKP’nin hegemonya alanı içerisindeki yerlerini almaktan kurtulamamıştır. Bu kesimlerin, referandum zeminindeki siyasal öznelerin gerçek kaybedenleri sayılması gerekiyor.

“Hayır” cephesinde yer alan sosyalistler açısından, en sıkıntılı nokta, cephe içerisindeki farklı gerekçelerden kendini ayırabilme noktasındadır. Gericilik tehlikesi, AKP karşıtlığı, cumhuriyet ve kazanımlarına sahip çıkma isteği ile sermayenin yeni dönem ihtiyaçlarına bağlı yapılanma süreci karşısında tutum alma çağrısı birbirine karışmış; bağımsız, sosyalist bir seçeneğin yaratılacağı bir alan ve açıklık “hayır” cephesi içerisinde var edilememiştir. Bu alanda başarı veya başarısızlık diye tanımlanabilecek esaslı bir değişiklik yoktur, öncesindeki süreç ve süreç içerisindeki tutumlar göz önüne alındığında.

Boykot cephesinde yer alan sosyalistlerin durumunu ise, yukarıda belirttiğim boykot meselesini ele alan ayrı bir yazıda değerlendirmek üzere, burada bitiriyoruz… 26 Eylül 2010

http://guvenir.wordpress.com