Asimilasyonun Sınırları,Tarzları -1-

Asimilasyonun Sınırları,Tarzları -1-
pomaklar_bulgaristanda_bulgar_turkiyede_turk_h16467Birçok olgu süreç içinde niteliksel değişikliklere uğrar ve hiç kuşku yok ki bu türden değişimler onların “eskimiş” tanımlarını yetersizleştirir ve bu yetersiz olma durumu onların ideolojik bir argüman olmasının da kapısını aralayabilir. Diğer taraftan tanımlar, saf tanımlandıkları haliyle bile ideolojinin parçası ya da vazgeçilmez unsuru olma özelliğine de sahiptirler.Lafın kısası; güçlü olan tanımlama hakkına da sahiptir. Burada daha çok ilk betimlemede kendisine yer bulan “asimilasyon” olgusunun yeniden tanımlanması üzerinde durmayı düşünüyorum.
“Geleneksel yöntemi izleyerek” önce asimilasyonun klasik tanımını gözden geçirelim; isim anmaya ya da çoğu zamanlarda “akademik” bir züppelik göstergesinden başka bir şey olmayan dipnot kullanmaya gerek yok, birçok sözlük bu kelimenin altında şuna benzer bir tanım verir: bir toplumdaki azınlıkların egemen kültür içinde eritilmesi süreci ve bu sürecin ideolojik argümanlarının adı. Eğer asimilasyon tanımını salt bu sınırlamasıyla kabullenirsek oldukça dar alanda çalışmaya-tartışmaya en baştan mahkum oluruz. Kavramın sınırlarını açma ve çözümleme işine bizzat tanımın içinden başlanılabilir ve “egemen kültür” ile “azınlık” söylemi tartışmaya başlangıç için oldukça kolaylaştırıcı açılımları içerir. Burada “azınlıkla” kastedilen öncelikle “etnik azınlıklar” ve ikincil olarak “kültürel azınlıklardır.” Kaldı ki “azınlık” tanımlaması bile az’a razı olunmanın-olmanın bir niteleyeni olarak erk tarafından yapılmış bir tanımlamadır. Ve bu haliyle milliyetçilikle ırkçılık arasında zorunlu salınan bir sürecin ifadesi olmakla birlikte asimilasyon, ideoloji tarafından yakıştırılan bir diğer kavramın içinde eritilir ve böylece onun, birebir ideolojinin esasını oluşturan ırkçılık gibi kötü kokan kavramların yeni bir ad altında sunulması kolaylaşmış olur, işte ‘’uygarlık ‘‘-ya da eski dille ‘’medeniyet’’- bu türden geniş hacimli bir kavramdır.

Klasik küresel örneğimiz Amerika kıtasındaki yerli/kızılderili katliamıdır. [Bu son cümlem ideolojik asimilasyonun özel bir örneğidir: çünkü onları kızılderili olarak tanımlayan Avrupalı ‘uygar’ beyazlardır.] Ve bu katliam uygarlık adına yapılmıştır ya da bu süreçte kıtanın sahipleri ‘’uygarlaştırılmıştır’’. İşte asimilasyon adı verilen sürecin sonunda bir halk “etnik azınlık” durumuna düşürülmüş ve kuşkusuz tanım da o tarihten itibaren yapılmıştır. Burada sorun, azınlık ile çoğunluk arasındaki ilişkidir. Çoğunluğun öncelikle azınlık durumuna indirgenmesi ise resmi ideolojinin zor aracının işidir. Ve bu birbirine bağımlı olgular dizisi sömürgeciliğin legalizasyonunun olmazsa olmaz öğelerini oluşturur. Sömürge halklarının ellerinde ne varsa alınmış, ya da altınlarının yerine incil bırakılmış, üstüne üstlük bu kitabın okunması da silah zoruyla sağlanmıştır. Kültür silah zoruyla egemenleştirilmiştir; ne var ki bu türden bir müdahale sürecin işleyişinin bir yönünü oluşturur ancak bu yolun ilelebet devam etmesi sürecin başarısı anlamına gelmez. Başarı sömürgeleşenin ya da asimile olanın niteliği ile de ilgilidir. Ve bu nitelik olgusu bize, asimilasyon sürecinin gerçekte nasıl tamamlanacağını -ya da tamamlandığını- hakkında bir fikir verir.

Kısaca bu sürecin öğelerini basit bir formüle uygulanabilirliği olabilecek şekilde sıralayalım; erk, egemenleşen güç, bağımlılaştırılan-sömürülen ya da egemenliğin geliştirilmesi, pekiştirilmesi için ortadan kalması ya da içselleştirilmesi-mas edilmesi gereken halk-toplum-topluluk ya da kültür. Ve bu sürecin sonlarına doğru bir yerde bağımlılaşan -yok olmuş, yok olmak üzere ya da kendisini hala kendisi gibi var sanan bir halk-toplum-topluluk ve kültür… Kanımca bu aşamada devreye giren ve yeni bir retorik oluşmasının yolunu açan ideolojik bir müdahale, paradokssal gibi gözükmekle birlikte, bu asimilasyon sürecinin sonuna noktanın konmasını sağlayarak egemenleşen lehine başarıyı mutlak kılıyor.
Bağımlılığın sonunda edilginleşme ve sonunda farklılaşmasına, öyleleşmesine rağmen kendini kendi imiş gibi sanma durumudur söz etmeye çalıştığım müdahale. Asimile edilen ya da asimilasyon süreci yaşatılan ister bir halk ya da toplum olsun isterse bir “kültür”(pomaklar gibi) olsun aynılaştığı ya da kendini farklı zannetmesine rağmen nitelik olarak egemen kültürden, sömürgeleştirenden bir farkı kalmadığı ya da farklı zannetmekle birlikte egemen ideolojinin/resmi ideolojinin önemli bir elemanı haline dönüştüğünde asimile edenin başarısı nicelikten niteliğe dönüşmüş olacaktır.
Diğer taraftan asimilasyon olgusunu bu bağlamda bir benzeşme öyleleşme durumu olarak da algılayabiliriz, ancak bu algılama sürecinde dikkatli olmamız gereken konu benzeşme olgusunun ortalarda bir yerde değil egemenin sahasında gerçekleşeceğidir. Bu anlamıyla benzeşme kavramı, ırkçı antropolojik yaklaşımların ideolojik bir argümanından başka bir şey değildir. Halk diliyle konuşursak söz konusu edilen tam anlamıyla “benzetme”dir: “ben seni şimdi adama benzetirim” de olduğu gibi. Ne var ki sorun daha önce de dediğimiz gibi, benzeten tarafından “adam” olarak tanıtılmaya benzetilmeye eğilimle ve “adamın” adam sanılmasına yatkın olma durumu ile ilgilidir.
Ve sözün özü asimilasyon, yalnızca bir süreç değil geniş kapsamlı bir ideolojik savunma aracının’da adıdır.
Asimilasyon sürecinin sınırlarını ve bu olgunun kapsamını genişletmek çabası, siyaset tarihine ve siyaset “antropolojisine” bu eksende yapacağı katkılar düşünüldüğünde bazı durumları yorumlamamıza önemli yararlar sağlayabilir.“Anti emperyalizmle cilalanmış bir üçüncü dünyacılığın bugün bizzat emperyalizmin bölgesel dayanakları haline gelmesi rastlantımıdır?”. Şimdi bu soruya verilecek yanıtı tarihle örneklendirirken benzetmeye çalışan “egemenlerin” başarısının ilk -belki de tek- koşulunun “benzemeye çalışanı yaratmak” olduğunu anımsayalım. Kapitalizme adapte olmaya ya da bu sistemin bir parçası olmaya çalışırken antiemperyalist miş gibi olmaya çalışmanın sonucu ve bunun çok sayıdaki örneğini küresel ölçekli bir kültürel asimilasyon olgusunun üst düzeyli ya da nitelikli bir başarısı olarak görmek kesinlikle hatalı bir yaklaşım olmayacaktır. Sonuç itibariyle bu türden küresel bir asimilasyon sürecinin kültür emperyalizmi olarak tanımlanması da bu jimnastiğimiz açısından yanlış olmayacaktır.
“Kültür” kavramının tanımlanması hakkında yapılan tartışmalar anımsandığında “siyasi kültür” ve giderek bir egemen kesimin söylemi/yaklaşımı olarak “siyasi etik” kavramları bu süre içinde kendisine yer bulabilir ya da bu süreç paydasında tanımlanabilir. İşte “ulusalcılık” olgusu indirgemeci bir yaklaşımla siyasi kültür ya da etik kavramlarının öznelerinden birisine dönüşmüştür. Bu türden bir dönüşümün onu asimilasyonun başarı kriterlerinden birisine indirgememesi olanaklı mıdır?
Tarihsel süreçleri değerlendirirken, süreç boyunca yaşanan “kahramanlıkları” ya da gökten inen elmalarla sonlanan masalları değil, sürecin sonundaki “kazanımı” ya da insanlığa bıraktıkları ve öğrettiklerini ele almak zorundayız.Ulusalcılığı bu yaklaşımla değerlendiriyorum ve yüz sene önceki “ulus” yaklaşımlarının zamanında, pragmatik doğasının da desteğiyle taktik ve stratejik bir anlamı olsa da bugün küresel saldırıdaki kapitalizmin en güçlü argümanına dönüşmesinin üzerinde düşünülmelidir.Bu asimilasyon sürecinin sonunda gelinen nokta ya da ulaşılan bilgi, ezilen ulus ulusalcılığının da, ezen ulus ulusalcılığının da ve her ikisi arasındaki sözde farklılığın da “egemenleşenin”, yalnızca egemenleşenin işine yaradığıdır.
Aynı türden tanımlamaların bugün bir çok “etnik azınlık” içinde olması da benzer nedensellik ilişkisi göz önüne alındığında şaşırtıcı değildir. Ulusal/etnik mücadelenin ve bu mücadelelerin “önderliklerinin” küreselleşmeci indirgemeci davranışlarını asimilasyon başarılarına örnek olarak verirken zorlanmıyorum. Kendini emperyalizmin argümanlarıyla tanımlayan ve onun küresel siyasetinin bir parçası olmayı bağımsızlık gibi bir kavramla cilalamak… bize sadece benzetenin değil benzemeye çalışanında niteliğini göstermesi açısından önemlidir…
Ve “ne yapmalı” türden bir soruyu bir slogan dizisiyle yanıtlayarak devam edelim: İşte her türden asimilasyonlar sürecine ya da top yekûn saldırılara karşın yapılması gereken tek şey, daha öncede yazdığım gibi potansiyeline güçlü bir şekilde sahip olunan, ancak egemen ideolojinin baskısı altında unuttuğumuz/unutturulan, geride kaldığına ya da eskidiğine inandığımız/inandırılan “ütopyamıza” yeniden sahip çıkmak, onu sahip olduğumuz gerçek gücün yardımıyla, dayatmacı/zor kurgularının dışında yeniden kurgulamaktır.
Çözülmenin derinleşmesinin göstergesi, onun ayrıksı bir olgu olmaktan çıkıp toplumun, topluluğun ve giderek tüm bireylerin bu çözülme, düşüklük ve düşkünlük hali ile tanımlanabilir olmasıdır. Asimilasyon geri dönüşü mümkün olmayan bir dejenerasyonun adıdır, asimilasyon bağımlılığı ise bu durumun gözlerden gizlenmesine aracılık eden psikolojik-sosyolojik bir unsur olarak karşımıza çıkar. Ussallaştırılan bağımlılıkla kendini gizlemeye çalışan toplumdaki çözülme ve düşkünlük halinin tüm kurumlara, tüm bireylere dek yayılmasından daha doğal ne olabilir? Şöyle bir çevremize bakalım; ne olduğunu bildiğimizi sandığımız ve ne olduğunu anlayamadığımız insanlar görmüyor muyuz? Onların söylemleri ile yaşamları arasındaki farkı algılamakta güçlük çektiğimiz zamanlar olmuyor mu? Durduklarını iddia ettikleri yer ile -ya da dillendirdikleri ideolojileriyle- gerçekte durdukları yer arasındaki aşılmaz uçurumu açıklamaya çalışırken bir kez de geniş tanımımızla asimilasyon olgusunu gözden geçirerek aslında onlara karşı oldukça iyi niyetli ve yapıcı bir davranış örneği göstermiyor muyuz?!
*******