Demokratik Kredibilite ve Kredisi azalan Hükümet!

Hikmet Pala’nın Türkiyedeki Özgürlükçü Sosyalistleri, Stalinist sosyalistler ve Ulusalcılarla karıştıran bir köşe yazarına yazdığı polemik tarzı bir eleştiri yazısını yayınlıyoruz…Pomaknews Agency…

Ben, kendimi solcu kabul ediyorum.  Ancak toptancı bir bakışla aynı  kategoriye soktuğunuz Stalininst ya da Maocu solcu değil. Hani şu referandumda “Yetmez ama Evet!”, “Yiğidi öldür ama hakkını yeme!” diyenlerden.

Hani o AK partinin %50’si ile referandumun %58’i arasındaki fark içinde hatırı  sayılır bir yer tutan, ama siyasi prestiji, demokrasi anlayış ve deneyimi oy sayıları ile kıyaslanamıyacak kadar büyük olan solculardan. Hükümetin politika ve uygulamalarının evrensel, cesur, çağdaş demokratik yönlerini örnekleri ile savunan ve meşrulaştıran, darkafalı, tepkisel, ucuz manevralarını da teşhir etmekte, lanetlemekte gecikmeyen “Entel Liboş”lardan.

Yani, darbeye karşı olduğu sürece Demokrat olup ta darbe, vesayet tehlikesi uzaklaşınca ceberrut,  despot, hazımsız, tuhaf bir milliyetçiliğe bürünen, ülkenin şurasına burasına cami dikmeye heveslenen Başbakandan gıcık olmaya başlayanlardan…

Demokrasi pili deşarj olduğu için ortaya abuk konular atarak tartışmalar yaratarak konuları çarpıtan, orada “ucube heykel”e, burada kürtaja, ötede belediye tiyatrolarına saldıran, işkence sabıkalı müdür atamaya duçar olan faşist bakanlı hükümetten bedbinlik duyan solculardan…

Yazınızda; hazır kalıp, kapalı ekonomi ve adem-i merkeziyetçilikten dem vurmuşken isterseniz ben de size bunlarla çok alakalı bir örnek üzerinde durayım: Diyaneti özelleştirmeye ne dersiniz?

Bir kere Diyanet, tek parti rejiminin kurduğu, tekelci ve dini asimilasyona hizmet eden bir kurum! Lozan anlaşması ile mecburen korunmuş ama bir güzel soyulup soğana çevrilmiş dinler dışında başka din ve inanç tanımayan, İslamın Sünnü, ve onun da Hanefi versiyonunu tercih edip, diğerlerini süpürüp bir kenara iten bir anlayışın kurumu.

Peki demokratik, ama hakkaten demokratik, bizimki gibi karma fasıl topluluğundan hicazkar olmayan bir toplumda devlet, dini kurumlara para veriyor mu?

Kalp bir mangır bile vermiyor! Çünkü demokratik yapı, milliyet, cinsiyet ve sosyal sınıfa karşı renk körü olduğu gibi dinlere de renk körüdür, olmalıdır. Farklı bir deyişle siyasi ideolojilere dönüşme eğilimi olan öğretilere ve iktidar olunca diktatörleşen ideolojilere zemin vermemek için.

Bakın, daha rahat anlıyasınız diye bir parantez açayım:

*Milliyetçi ideoloji toplum içindeki tüm milletleri birbirine benzeştirerek (laf ola torba dola: asimile ederek) kendi homojenliğini sağlamaya çalışır! Türkiye bunun en gelişmiş örneği…

*Sosyal sınıf ideolojisi tüm sosyal sınıflar [sözgelimi işçileştirerek] kendi homojenliğini sağlamaya çalışır, ve buna ‘Proletarya diktatörlüğü, proletarya demokrasisidir!’ der… Ehh bundan bol örnek yok!

*Dini ideoloji de sosyal sınıfına, milliyetine, ırkına bakmaksızın herkesi o dinde eritmeye çalışarak kendi homojenliğini sağlamaya çalışır… O yüzden de bakarsınız bir ülkede insanların %99’u Müslüman ‘oluverir’…

İşte bu nedenle adem-i merkeziyetçi, gerçekten demokratik bir toplumda devlet, okullarda milliyetçilik, din ya da sınıf ideolojisi öğretemez…. çünkü doğal bir toplumun dokusuna aykırıdır.

Peki o zaman dinler ne yapıyor: Kendi yağları ile kavruluyor. Kimisi gidip en güzel bira ve şarapları üretiyor (belçika, Fransa) Kimisi evsizlere, uyuşturucu müptelalarına barınak açıp onların devletten alacağı yardım, bakım parasını kilisesine aktarıyor (İngiltere, ABD), Kimisi de dünyanın en güzel peynirini, jambonunu, zeytinyağını yapıyor (İtalya, İspanya).

Parfüm, kolonya, biblo, hac turları ve vaftiz törenleri, konaklama hizmetleri, kapı kapı dolaşıp kullanılmış eşya toplama, nikah kıyma, özel ayin ve seremoni, toplum önünde an saygın inançları muarızlarıyla tartışmaya açma… örnek o kadar çok ki, siz bana yeriniz ne kadar söyleyin, ben o yerleri doldururum.

E peki bizde ne oluyor: Bir sürü inanç ve mezhep dinden bile sayılmazken, ‘Resmi Din’ maaşlı, bütçeli ve Balkanlıklı oluyor, devlet kesesinden maaş alıp merkezi fetva borusunu öttürüyor. Tabii ki bundan kastım Ankaradan yayılan devlet propagandasını vaaz diye yaymak! Bunun dışında da çoğu yerde cılız bir cemaatle namazı geçiştirip yan gelip yatma yeri oluyor.  “katılaştırılmış tektip toplum” dediniz, iyi de dine gelince niye çıt çıkmıyor?

Türkiye’de memurlar tarafından tasarlanmış memurca bir Diyanet, memur din adamlarına inanç memurluğu yaptırıyor ve faturasını bize ödetiyor. İyi de özelleştirmenin ruhu ne idi: Atıl kapasite ile çalışan ve devlet bütçesine musallat olmuş kamu kurumlarını arz-talep yasasının ateşle imtihanına tutmak değilmi idi?

Halbuki olması  gereken olsa, yani din de özelleştirilse o zaman operaya mescit sorunu da kalmaz! Hükümetin elinde bu tür kararlar verebilecek yasal mekanizması kalmaz. O zaman Başbakanın sağa sola cami dikme takıntısının maddi zemini de kalmaz. Sadece cemaat varsa, ihtiyaç varsa, halk arasında para toplanır ve cami inşa edilir. O zaman da kimse, Türkiye Müslümanlarındır! diye bir laf etmez!

Başbakanın cebinde akrep mi var? Niye her etnisitenin anadilinde eğitiminde bu kadar cimri? Niye her dini inancın tanınması konusunda istiridye gibi sımsıkı kapanıyor? Niye 10 yıldır ruhban okulunu açmak başta azınlık dinlerine ‘tüm malları, eksiksiz’ iade edilmiyor?  Niye “O zaman bizi de Şanghay Beşlisine alın!” gibilerden hepsi diktatörlerden oluşan bir çeteye girmek için ayak atıyor?  Niye bir zamanların demokrasi kavgacısı iken giderek alnında yeşil bandanalı bir mücahide dönüşüyor! Bir İngiliz atasözü vardır: Charity begins at home: Gitsin önce Uludere’de ölenlerden eksiksiz, çekincesiz ve mütevazi bir özür dilesin de görelim ne kadar hayırsever imiş!

Bu hükümeti ben hayal etmedim ama giderek insanın içine basan karamsarlık özerine bir örnek vereyim de ne demek istediğime bir referans olsun:

Bizde nüfus kağıdı [cüzdandı şimdi kart oluyor] var! Nüfus kağıdında seri var, numara var, veriliş numarası var, nüfus kayıt örneğinde; il numarası, ilçe numarası var, sıra numarası var, veee sıkı durun şimdi, artık bir de [reklamda olduğu gibi:] what what what? Watandaşlık numarası bile var! Yani T.C. kimlik numarası. Yaa bizde ne çok numara varmış böyle… İnsanları bağlayıp numaraları salmışlar orta yere.

E peki Birleşik Krallık ve ABD gibi ‘yeterince vesayetçi ve darbeci olmayan’  ülkelerde ne var? Yok!

Kimlik kartı  yok! Şimdilerde AB’nin baskısı ile yavaş yavaş  Britanya’da halka kakalamaya çalışıyorlar ama kafa kağıdı  yok! Tabii kimlik olmayınca darbe de o kadar kolay olamıyor. Zaten adamlar II savaş biter bitmez ne demişler: “Biz tiraniye karşı bir savaş kazandık, diktatörlüğün ilk emaresi kimlik kontrolüdür… O halde kimlikleri kaldırıyoruz!”

Demem o ki ‘Bir zamanlar demokrattı’ diyebileceğimiz hükümet bu kadar basit bir şeyi dahi farkedemiyor.

Keza evvelki yıl Çağlayan’da 19 katlı, etrafında da 19 binası olan bir ‘Adalet Fabrikası’ açıldı. Halbuki adalet, ölüm gibi kişisel bir şeydir. Herkesin adaleti kendisine özeldir. Küçük küçük atölyelerde adalet zenaatkarları tarafından özenle, titizlikle işlenmelidir. Öyle 2,500 sayfalık iddianamelerle, yüzlerce sanığı sıraya dizerek…. 800-1,000 sayfalık mütalaalarla adalet olmaz, fabrikasyon, fason işlem olur.

E peki partisinde ve kabinesinde en çok hukukçu olan hükümet bunu düşünemiyor mu? Belli ki hayır! Sadece devraldıkları sistemi geliştireyim, teçhiz edeyim derken daha da hantallaştırıyor, daha da içinden çıkılmaz hale getiriyor.

Enteresandır, başlangıçta vezayet savunucuları etrafa korkular saldı,  şeriat korkusu, mahalle baskısı, çoğunluk diktası vd. Ama şimdi o çevreler bir yana, dünya, Avrupa ve yakın geçmişe kadar kendisine eleştirel destek verenler dahi, vesayet ve darbe riski ortadan kalkar kalkmaz Başbakanın tutuculaştığını…. belki de gerçek yüzünü göstermeye başladığını düşünmeye başladılar. Adeta milli görüş gömleği hiç çıkarılmadı, sadece üzerine bir önlük giyildi…

Sözlerime sizi gerçekten kahredecek keskinlikte dobra dobra konuşan biri ile son vermek istiyorum. Hani şu bir zaman kendinize yandaş, yardımcı bellediğiniz ama prensiplerine sadakatini görünce tüm nefret oklarını üzerlerine çevirdiğiniz, dürüstlük ve cesaretleri sizi çıldırtan ama entellektüel kapasitelerini hayatınızın ufkunda bile göremiyeceğiniz  o tayfa var ya!

Ahmet Altan, Murat Belge, Yıldıray Oğur, Markar Eseyan, Etyen Mahçupyan, Ali Bayramoğlu, Mahmut Övür, Cengiz Çandar, Hasan Cemal, Oral Çalışlar, Emre Uslu …. örnekler çok, çünkü dürüst insanlar hala çok! İşte onlardan birinden kısa bir alıntı:

Bu iktidara destek vermiş bizler açısından sorun, geçen on yıllık süre içinde değişen, gelişen, büyüyen ve şişen insanlara yönelik algılarımızı yenilememe sorunudur. Sorun, belki de değişen insanlara yönelik pozitif algılarımızı deştirmek istememe sorunudur. Sorun, geriye çekilip başımızı iki el arasına alıp bu adamlar dün neydi bu gün ne, sorusunu sormak istememe sorunudur. Sorun, “bizim oğlan yanlış yapmaz” sorunudur. Sorun, bu gerçekle yüzleşmek istemememizden kaynaklanıyor. Sorun, kafamızda kurduğumuz “alternatifsizlik” korkusunun dışına çıkamamaktır. (Emre Uslu, İki dilli siyaset, ikiyüzlü siyaset, Taraf, 13.06.2012)

Belki de asıl korkulması gereken bu!

Ya, her nedense hemen aklıma Nasır, Markos gibi demokratik yolla seçilen ama zamanla diktatörleşen isimler geliveriyor.

 

Hikmet Pala 

Çevirmen, çook eskiden muhtelif gazetelere Londra muhabiri

Bristol / İngiltere

VN:F [1.9.22_1171]
Rating: 10.0/10 (2 votes cast)
VN:F [1.9.22_1171]
Rating: +2 (from 2 votes)
Demokratik Kredibilite ve Kredisi azalan Hükümet!, 10.0 out of 10 based on 2 ratings