Özgürlük .

Özgürlük

Doğan Göçmen – Alp Hakan Güvenir

Özgürlük kavramı, örneğin demokrasi kavramı gibi herkesin ağzında ve demokrasi kavramından olduğu gibi özgürlük kavramından da herkes başka bir şey anlıyor. Bu yazının amacı, düşünce tarihinde özgürlük kavramının ve idealinin nasıl geliştiğini ve şekillendiğini ortaya koymak değildir. Burada güdülen amaç, bu duruma bir açıklık kazandırırken, esas olarak bugün özgürlük kavramının içini doldurmak için çarpışan asıl belirleyici iki düşünce sisteminin ve siyasi akımın özgürlük konusunda sergilemiş oldukları duruşu birbiriyle karşılaştırarak çarpıştırmak ve bundan bazı sonuçlar çıkarmaktır.

Özgürlük, insanlığın ürettiği en güçlü kavramlardandır ve uğruna binlerce ve belki de milyonlarca insanın yaşamını feda etmeye hazır olduğu en büyük değerlerdendir. Bu bakımdan özgürlük, insanlığın peşinden gittiği ve gerçekleştirmeye çalıştığı en büyük idealdir. Bu özelliğinden dolayı aynı zamanda en çok kötüye kullanılan ve mistikleştirilen kavramlardandır.

Özgür olma isteği, herkeste bulunan bireysel ve bütün halklarda varolan toplumsal-kolektif bir yetinin ve durumun gerçekleştirilmesine dair bir arzu ve pratik çabadır. Özgürlük, bir tür olarak insanlığın doğada ve birey olarak insanın toplum içinde kendini gerçekleştirebilmesi için gerekli toplumsal düzenin ne olduğuna dair bir arayıştır. İnsan yaşamına anlam veren bu gücünden dolayı özgürlük, sayısız insanı harekete geçirebilmektedir. Bu, ancak bu idealin tahmin edilemez ilham verici, motive edici, şevk ve heyecan verici ve özgürlük perspektifinden kazanılan cesaretlendirici gücü ile açıklanabilir.

İnsanlık, tarihinde birçok farklı, fakat birbirini tamamlayan idealler üretmiştir. Bunlar arasındaki ilişki somut tarihsel koşullara göre sürekli değişmektedir; belirli koşullar içerisinde kimileri öne çıkarken, kimileri ise geri düşmektedir. Bu değişiklik, insanlığın içinde bulunduğu duruma ve bu duruma göre şekillenen siyasi ruh haline, buna uygun olarak seçilip kullanılmaya hazır olunan yönteme ve araçlara işaret etmektedir. Örneğin savaş durumlarında barışın, bölüşüm kavgalarının arttığı dönemlerde adaletin, insanlığın içinde bulunduğu durumun artık katlanılmaz olduğu dönemlerde ise özgürlüğün öne çıkması ve diğer ideallerin önem sırasına göre ardı sıra dizilmesi gibi…

Özgürlük ideali, bildiğimiz diğer ideallerle karşılaştırıldığında en radikal olanıdır.  Bugün şöyle dikkatli bir belirlemede bulunmak mümkündür: popülerlik yahut atfedilen anlam ve önem bakımından bir ideal olarak özgürlük, hem adalet hem de eşitlik idealinin önüne geçmeye başlamıştır. Hatta bugün ekmek ve su kadar gerekli, ama aynı zamanda toplumsal çatışmaların moralize edilmesine de açık olan dayanışma ideali bile onun çok gerisinde kalmaktadır denebilir. Dünya ölçeğinde içinden geçilmekte olan süreçte özgürlük ideali ile belki barış ve demokrasi kavramları boy ölçüşebilir. Fakat bu kavramlar da sıkça özgürlük ile eş anlamda kullanılır. Barış kavramında dayanışma; demokrasi kavramında ise eşitlik kavramı zaten saklıdır. Öyle ki, bu kavramlar özgürlüğün diğer adıdır, denebilir. Bu nedenle özgürlük, kaçınılmaz olarak eşitlik ve dayanışmayı içerir; onları kapsayarak farklı ve sahici bir bağlama ve anlama kavuşturur. Bu nedenle özgürlük kavramı barış ve demokrasi’den ayrı düşünülemez; ancak bu kavramlarla beraber kurtuluşçu bir düşüncenin ifadesi ve pratiğin yönlendiricisi olabilir.

 

Herkes Özgürlükçü, Herkes Barıştan Yana

Neoliberal ideolojinin baş temsilcileri Milton Friedman da, Friedrich A. Hayek de kendilerini özgürlük savunucusu ilan etmişlerdi. Bu ideallerini gerçekleştirmek için Friedman, Pinoşet’e, Hayek ise Thatcher’e danışmanlık yaptı.

Diğer taraftan ömrünü Apartheida karşı mücadeleye adamış ve bunun 36 yılını Robin Island’ta hapis yatarak geçirmek zorunda kalan Nelson Mandela, anılarını “Özgürlüğe Uzun Yürüyüş” başlığı altında yayınlamıştır. Frantz Fanon, entelektüel ve siyasi mücadelesinin amacını sömürgeciliği içselleştirmiş “renkli insanın kendisini kendisinden”, yani içselleştirmiş olduğu sömürgeci ruhtan kurtarması olarak tanımlamıştır. Belirlemesiyle Mandela dış, Fanon ise iç özgürlüğe vurgu yapıyor. Yirminci yüzyılın ve çağımızın kuşkusuz en büyük kişilikleri arasındaki bu iki insan, ikisini beraber düşündüğümüzde, birbirini tamamlayan ve kesinlikle ayrı düşünülemeyecek iki özgürlük biçimini temsil etmektedir: iç ve dış özgürlük. Afrika’nın geri bıraktırılmışlıktan kurtulmasının, bütün dünyada “renkli insan”ı küçülten, aşağılayan ve alçaltan sömürgecilikten kurtulup özgürleşmesinin sembolü olmuştur.

Aynı şekilde bugün Amerika’nın bütün halklarının emperyalizmden ve ondan da öte bütün ezilen halkların kurtuluşunun canlı sembollerinden olan Fidel Kastro, yaptıkları devrimin amacının “Kübalıları, insanın tam onuruyla” şereflendirmek olduğunu belirtiyor. Eski Çağ Yunan düşünürlerinden Aristoteles’in belirttiği gibi, onurluluk demokratlara göre özgürlüğün diğer adıdır. Kendisini “Marksist-Leninist” ve bu nedenle “devrimci” olarak tanımlayan Kastro, bu uzun özgürlükçü geleneğin devamcısıdır.

Modern çağda hemen her savaşın barış amacıyla başlatılması dikkat çekicidir. Örneğin Martin Luther King’in 1967 yılında yaptığı “yeryüzünde Barış” başlıklı konuşmasında işaret ettiği gibi, Hitler bile yaptığı her şeyin amacının barış olduğunu ileri sürmüştür. İkinci Dünya Savaşı’nın başlangıcı olan Polonya’nın Hitler orduları tarafından işgalinin amacı da savaş çıkarmak değil, barışı sağlamak olarak açıklanmıştır. Oysa bu işgal, çapı, yöntemi ve kullanılan araçlar bakımından insanlık tarihinde o güne kadar görülmemiş ve insanlığı “olmak veya olmamak” sorusuyla dorudan karşı karşıya getiren bir savaşın başlangıcı olmuştur.

Bugün dünyada tek bir sosyal veya politik hareket yok ki, özgürlükçü olduğunu iddia etmesin. Hemen herkes, sağcısı da, solcusu da özgürlükçü, demokrasi ve barıştan yana olduğunu iddia ediyor. Fakat nedir özgürlük, nasıl bir değerdir milyonlarca insanı gerekirse hayatları pahasına harekete geçiren? Herkes iddia ettiği gibi gerçekten özgürlükçü müdür?

 

Özgürlük Bütündür, Bölünemez

Marx, çağımızda da en büyük özgürlükçü düşünür ve devrimci olmaya devam ediyor. Basın özgürlüğü ve sansür üzerine yazılarında belirttiği gibi özgürlük, bölünmez olan değerlerdendir. Aynı şey örneğin eski Roma düşünürlerinden Seneca’nın işaret ettiği barış, eşitlik ve dayanışma gibi değerler için de geçerli. Zira Marx’a göre, özgürlüğün “her biçimi, vücudun bir organının diğerlerini şart koştuğu gibi, diğerini gerektirmektedir.” Eğer belli “bir özgürlüğün” varlığı sorgulanıyorsa, bir bütün olarak “özgürlük sorgulanıyor” demektir. Eğer “özgürlüğün bir biçimi reddedilmiş ise” bir bütün olarak “özgürlük reddedilmiş” demektir. Bu durumda “kölelik kural ve özgürlük rastlantısal ve keyfi” olur.

Aynı şekilde, diğer taraftan, özgürlük, onun bir veya birkaç türüne indirgenemez. Diğer bir deyişle ifade edecek olursak; özgürlük, onun bir veya birkaç türüyle sınırlanacak olursa, içi boşaltılmış olacaktır. Örneğin özgürlüğü ünlü Alman aydınlanmacı düşünürü Kant’ın yaptığı gibi, sadece düşünce özgürlüğü ile veya bugün neoliberal yazarların yaptığı gibi ticaret özgürlüğü ile sınırlamak, onun içini boşaltmak anlamına gelmektedir. Bu bakımdan özgürlük ya bütündür ya da bir hiçtir.

Bu nedenle özgürlük, yaşamın bütün alanlarını koşulsuz kapsayabildiği ve her alanında bütün olarak gerçekleştirilebildiği oranda bir anlam ifade edebilir. Özgürlüğün yaşamın bütün alanlarını içerecek kapsamlılığı ve her alanda istisnasız herkes tarafından yaşanacak mutlaklılığı, Marx’a göre onun  “varolma yokolma” sorunudur.

Yukarıda aktardığımız Marx’ın ifade ettiği kadar açık bir şekilde ifade edilmemiş olsa da, aynı düşünceyi Hayek de ifade etmeye çalışmaktadır. “Özgürlüğün Kuruluşu” adlı kitabında belirttiği gibi, “özgürlüğün birçok kullanılış” biçimi olsa da “özgürlük tektir”. Özgürlükler sadece özgürlüğün olmadığı yerde ortaya çıkar ki bunlar aslında özgürlük değildir, “grup” ve “bireyler”in elde ettiği “imtiyazlardır”. İmtiyazların olduğu yerde ise Hayek’e göre, özgürlüğün olması mümkün değildir.

Bu, gerçekten de garip bir benzerliktir. İlk bakışta komünist olan Marx da, komünizmin hep korkulu rüyası olduğu Neoliberalizmin baş ideologu Hayek de ilk bakışta özgürlüğün bölünmez olduğunu belirtiyor. Bu düşünce Marx’ın hem erken yazılarında ifade edilmiştir hem geç yazılarında. Değişik çevrelerce iddia edildiğinin tersine Marx, Das Kapital’in simgelediği geç yazılarında özgürlük idealinden vazgeçmemiştir. Onun için “zaman, insanın kendisini gerçekleştirdiği uzamdır” ilkesi hep geçerli olmuştur. Geç yazılarında Marx, özgürlük idealinden vazgeçmek şöyle dursun, kapitalist toplumda özgürlüğün gerçekleşmesini engelleyen baskıcı yapıları somut olarak araştırmakla ve sistematik eleştirel çözümlemeler yapmakla, özgürlüğün nasıl mümkün olacağına dair yol, yöntem ve araçlara işaret etmiştir. Aksi taktirde özgürlük, yani Marx söz konusu somut çözümlemeyi yapmamış olsaydı, Marx öncesi düşünürlerde görüldüğü gibi ya soyut bir ideal olarak varolmaya devam edecekti ya da örneğin Kant’ın açıkça ifade ettiği gibi tanımlanamaz, dolayısıyla mistik bir ideal olarak kalacaktı. Buna karşın Hayek’in yukarıda aktardığımız belirlemesine ne kadar sadık kaldığını, kendisine atfettiği özgürlükçü düşünür olma sıfatına ne kadar uygun davrandığını, özgürlük kavramını eşitlik ve dayanışma kavramlarıyla nasıl ilişkilendirdiğine bakınca görebiliriz.

 

Marksizmde ve Neoliberalizmde Özgürlük

Kimin ve Neyin Özgürlüğü?

Marksizm ile Neoliberalizmin özgürlük kavrayışları arasındaki fark kendisini her şeyden önce negatif ve pozitif özgürlüğe yaklaşımlarında göstermektedir. Negatif özgürlük, insanın özgürlüğünü sınırlandırmak isterken; pozitif özgürlük ona hiçbir engel koymadan kendi vicdanına ve bilincine dayanarak davranabilmesi için gerekli toplumsal koşulları sağlamayı amaçlamaktadır.

Marksizm, toplum ve birey üzerindeki insanın özgürlüğünü sınırlayıcı bütün tahakkümcü siyasi kurumları ortadan kaldırmayı amaçlamaktadır. Diğer bütün burjuva ideolojileri gibi Neoliberalizm ise insanın üzerinde baskıcı kurumlar olmadan özgürlüğün mümkün olmayacağından hareket eder; yani “özgürlüğün” gerçekleşmesi, ancak ondan vazgeçilmesi ile mümkündür! Özgürlük ile “güvenlik”i karşı karşıya getiren; ezilen ve sömürülen geniş yığınların bilincinde, özgürlüğü güvenlik uğruna vazgeçilmesi gereken bir ideal; güvenliği ise özgürlük ile satın alınabilecek bir gerçeklik haline getiren de budur. Bu nedenle Marksizm pozitif özgürlüğü gerçekleştirmek isterken; bütün burjuva ideolojileri özgürlüğü sınırlayan negatif özgürlüğü temel alır. Marksizm tek bir negatif özgürlük türü tanır: insana doğal zorunlulukların koymuş olduğu sınır veya zorunluluk. Fakat bu da insanın üretken emeği sonucu toplumsal pozitif özgürlüğe dönüştürülebilmektedir.

Fransız Devrimi’nin özgürlük, eşitlik, kardeşlik idealine karşı hâkim kesimlerin sözcüleri, eşitlik ve kardeşlik/dayanışma ilkesini kategorik olarak reddeden “doğal fark” hakkını ileri sürmüşlerdi. Burjuva devrimi, “kendi” ülküsünü gerçekleştirdi ve siyasal hukuksal anlamda formal bir özgürlük, eşitlik ve kardeşlik toplumu kurdu. Burjuva devriminin ve burjuva demokrasisinin, demokratik bir rejim oluşturma eğilimi içerisinde olması, insanlığın tarihsel-kültürel birikiminin ve ezilen-sömürülen yığınların mücadelelerinin sonucu olan kimi kazanımları içermek zorunda olmasıyla ve temsil ettiği hak ve özgürlüklerin yalnızca burjuvazinin tarihsel ve sınıfsal ihtiyaçlarından doğmamış olmasıyla ilgilidir. Ancak burjuva demokrasisinin sınırları yaşamın tüm alanlarında sermaye egemenliği tarafından çizildiğinden ötürü, bu eğilimin mantıksal sonuçlarını üretmesi olanaksızdır. Burjuvazi, bu hak ve özgürlüklerin ifadesi olan “ideallerini”, sınıfsal/toplumsal eşitsizliklerin üzerini örterek siyasal, hukuksal zeminde sınırlamaya, birbirleri ile aralarındaki tamamlayıcı bağı kopartmaya mahkûmdur. Bu sebepten dolayı Neoliberaller, toplumsal mülkiyete dayalı “olanak eşitliği” ve dayanışma ilkesine karşı “özel mülkiyet hakkı”nı savunmaktalar. Yani Hayek’in, diğer neoliberallerin ve burjuva ideologlarının savunduğu özgürlük, eşitlik ve kardeşlik/dayanışma ilkesinden soyutlanmış özel mülkiyete dayalı bir özgürlük anlayışıdır. O halde neoliberal Hayek’in savunduğunu iddia ettiği özgürlük, muhafazakârların savunduğu mülkiyet sahibi sınıfların özgürlüğüdür.

Neoliberaller ve muhafazakârlar, aralarındaki bütün farklara karşın bu noktada buluşur. Kısacası, bütün burjuva ideologlarının gerekçelendirmeye çalıştığı özgürlük anlayışının çerçevesini, toplumsal olarak üretilen mülkiyetin özelleştirilmesi oluşturmaktadır. Bu nedenle neoliberal ve muhafazakâr düşünürlerde, özelleştirilmiş toplumsal mülkiyetin mülk sahiplerinin elinde topluma karşı bir güce dönüşmesinin, yani toplumu bastıran ve onun bütün hareket ve özgürlük alanını sınırlandıran bir kuruma dönüşmesinin, özgürlüğün ancak bütünlüklü olabileceği ilkesinin önkoşulunun ne olduğuna dair herhangi bir açıklama bulmak mümkün değildir. Zira onlar için özel mülkiyet kurumu, en kutsal olan kurumdur ve kuramlarında olduğu gibi pratiklerinde de her şeyin çerçevesini bu kurum belirlemektedir.

Özgürlük, ancak eşitlik ve dayanışma kavramlarıyla beraber düşünüldüğü zaman bir anlam ifade etmektedir. Aksi taktirde, bireyler, cinsler, grup ve sınıflar arası tahakküm ilişkilerine dönüşüp özel mülkiyete dayalı sınıf farkını ve imtiyazlarını mutlaklaştıran faşist rejimlerin savunulmasına kadar varabilir.

 

Emek ve Özgürlük

Varolan her şey tarihseldir, toplum ve siyaset de. Bu nedenle tarih üstü bir özgürlük kuramı yoktur. Toplumsal ilişkilerin tarihsel olarak ne durumda olduğunu ve bu ilişkilerde özgürlüğün nasıl şekillendiğini görebilmek için, insanın bütün etkinliklerinin ve özgürlüğünün temelini oluşturan emeğin durumuna bakmak gerekir.

Kapitalist toplum ilkesel olarak işbölümüne dayanan bir toplumdur. İşbölümü, örneğin Adam Smith’in gösterdiği gibi, bir taraftan, üretim araçlarına sahip hâkim ve dolayısıyla özgürlük adına imtiyazlarını savunan sınıfların oluşmasına yol açarken, diğer taraftan, yaşayabilmek için emek-güçlerinden başka değişecek yahut satacak bir şeyi olmayan emekçi sınıfların ortaya çıkmasına neden olmaktadır. Bu, sermaye birikiminin kaçınılmaz sonucudur. Bu nedenle kapitalist toplumda emekçi modern köle ve emek zorunlu emektir. İşyerinin kapısı, bütün hak ve hukukun ve dolayısıyla özgürlüklerin pratik olarak bittiği sınırdır. Sınırın ötesi, kelimenin gerçek anlamında bugün barbalığın başladığı yerdir. Bu nedenle özgürlük mücadelesi ancak emekçi güçlere atfedilebilecek bir mücadeledir.

Buna karşın özellikle istihdam ve eğitim politikaları üzerinden emekçilerin değişik kesimlerinin özsel bakımdan aynı olan özgürlük mücadeleleri arasında yapay çelişkiler oluşturulmaktadır. Bunu yaparken emekçiler arasında bölgesel, kültürel ve cinsiyet farkından kaynaklanan tikel talepler arasındaki farklardan yararlanıp aralarında yapay çelişki ve çatışmalar oluşturmayı da ihmal etmez imtiyazlı sınıflar ve siyasetçileri. Fakat emekçi sınıfların değişik kesimlerinin tikel özgürlük talepleri arasındaki bütün farka karşın onların mücadelesini özsel olarak birleştiren, onların emekçi olmasıdır. Dolayısıyla emeğin özgürlüğü bütün emekçilerin özgürlüğünün ve tikelliklerinin de gerçekleştirilmesinin temelini oluşturmaktadır. Herkesin kendi hayatına anlam verebilmesi ve kendisini gerçekleştirebilmesi için, herkesin herkesi dayanışma ruhuyla kucakladığı, kısacası herkesin özgür olduğu toplumun kurulabilmesinin önkoşulu, emeği köleleştirilmiş durumundan kurtarmaktır.

http://guvenir.wordpress.com/2010/04/12/ozgurluk/