Ne zaman son vereceğiz aslımıza sırtımızı dönmeye?

İnsanı yanlızlığa iter, olmak istediği yerde,olmak istediği kişi gibi
olamadan yaşamak. Karanlık bir rüyanın,hiç rengi olmayan boğuculuğunda
yaşamak gibidir. Bağırmak istersiniz,kaçmak istersiniz, ama ne sesiniz
çıkar nede hareket edebilirsiniz. Yanlızlık, karanlık bir kabusa
batırır sizi rüyanızızın en derin yerinde. Karabasan gelir çöker tüm
bedeninize. O karanlık rüyanın anlamsızlığı içerisinde en güçlü
şekilde hissedersiniz, ne kadar yanlız olduğunuzu. Olamadığınız
insansınızdır,olmak istemediğiniz yerde.

Biz Pomakların da hikayesi bir kabusu andırıyor.Yanlızlıklar içinde,
beraberce olmak istemediğimiz yerdeyiz. Hep beraberce yanlızız. Kaçmak
ve gitmek isteriz ama ait olduğumuz yer bize çoktan uzak olmuştur.
Haykırmak isteriz bu ızdırabımızı ama çıkaramadığımız ses kulağımıza
tanıdık gelmez. Başka bir dilde çıkar iniltilerimiz.

Sesimizi ardında bırakıp gelmişler bu topraklara
dedelerimiz,ninelerimiz. Binlerce yıllık köklerini  ruhlarından ve
anılarından söküp atarak göç yollarına düşmüşler.Sadece göz yaşları
bırakmışlar nesiller boyu yaşadıkları toprakların üzerine. Kana
karışmış yok olmuş ve unutulmuş anılar. Üçüncü dördüncü kuşaklara hiç
bir hikaye bırakmadan göçüp gitti dedelerimiz. Bırakmak isteyenlerin
üstüne kabus gibi çöktüler,taş binaları ile.

Torunları ve torunlarının torunları büyüdüler. Yanlızlıkların
karanlığında içlerinden gelen o derin ve duyulmaz sese kulak verdiler.
Ben neyim? Ben kimim? Sormaya başladılar yüzlerce soruyu. Ama
aldıkları cevaplarda ki dil de yabancıydı. Babalarının,analarının
anlattıkları hikayeler uymuyordu derinlerden gelen sese. Yabancıydı
herşey anlatılan eskimiş püskümüş hikayelerde. Kabusu
aydınlatmıyordu.Renklenmiyordu kabus. Kalkmıyordu karabasan.

Pomaklar. Bu topraklarda gördükleri kendi rüyalarında bile
yapayanlızlar. Tarlalarda,kahvelerde ve evlerde ait olmadıkları bir
benlik ile konuşuyorlar. İnandırıldıkları hikayelerin içinde
benliklerini bulmaya çalışıyorlar. Bir türlü olamıyorlar oldurulmaya
çalışıldıkları şey gibi.

Bu yanlızlığa tahammül edemeyenleri bir araya getirdi derinlerimizde
ki Pomak sesimiz. Bastırılamayan o ses, “yanlızlıktan daha beter ne
olabilir ki dedi durdu” bize. Olmuyor artık o uyduruk hikayelerde
kendimizi bulmak. Artık o hikayeler beslemiyor ruhlarımızı. Artık
sessiz kalamıyoruz dedelerimiz gibi. Onlar yorgundular. Onlar
üzgündüler. Onlar yapayalnızdılar. Yanlız kalmaları için baskı
gördüler. Seslerini gömmeleri için ezildiler. Seslerinin üstüne
kayalar attılar. Anılarının üstünü betonla kapadılar. Ellerine
verdikleri elbiseyi giymeye zorlandılar. Kabul ettiler. Yorgundular.
Kalpleri kırılmıştı onların. Üzgündüler.Derin kederlerin içindeydiler.

Bizler yeterince dinlendik. Onların yorgunluğundan eser kalmadı
bedenlerimizde. Onlar kadar üzgünde değiliz. Onlar kadar keder de
solumuyoruz. O sesi daha çok duyuyoruz ve duyanlar ile bir aradayız.
Seslerimizi bir edip konuşabiliyoruz artık. Yanlızlığımızı
dağıtıyoruz.Kabusumuzun içinde hareket etmeye başladık artık. Seste
çıkarabiliyoruz. Daha da çok çıkarmalıyız. Daha çok olmalıyız.

Yüzyıllık yanlızlığa son vermeye ve insanlık tarihinde ki onurlu
yerimizi almaya ne zaman zaman gelecek. Ne zaman çok olacağız. Neyi
bekliyoruz daha? Borcumuz yok mu  Pomak oldukları için katledilen
atalarımıza karşı. Ne zaman onların hikayelerini yaşama geri
getireceğiz. Ne zaman onların yüzyıllık terk edilmişliğine son
vereceğiz. Utanç değil mi katledilenlerimizi unutmak ve onları
defalarca ama vicdansızca yeniden ve yeniden katletmek uyduruk
hikayelerin içinde. Acımasızlık değil mi onları hiç yaşamamışların ve
unutulmuşların karanlık dünyasında terk etmek. Gelmeyecekler mi
kabuslarımıza sanıyorsunuz. Sormayacaklar mı “neden bizleri unuttunuz”
diye?

Ne zaman son vereceğiz aslımıza sırtımızı dönmeye?

Çok olmalıyız ve insanlık tarihinin onurlu sayfalarında bizde hak
ettiğimiz yeri almalıyız.

A.Murat Yılmam