Hayatı Kadınlar Kuracak “Düğümlere Üfleyen Kadınlar” üzerine…

Hayatı Kadınlar Kuracak

“Düğümlere Üfleyen Kadınlar” üzerine…

Hikâye anlatıcılarının, ozanların, yazarların, şairlerin yüzyıllardır bunca insanı etraflarına toplayabilmesinin tek bir nedeni vardır: bizi kendilerine inandırmaları. Kurmaca, bir olayı, yaşantıyı, hayali dramatize etmek suretiyle onu inanılır kılar. Gerçek olup olmaması, akla yatkın olup olmaması, vs. önemli değildir; önemli olan kurmacanın kurduğu dil ve dünya içinde anlatılanlara inanmamızdır. Bana deselerdi ki, sen yakın bir gelecekte, bir kadın, bir ayı yavrusu ve bir pelikandan oluşan üçlünün, gecenin karanlığında yakalanma sahnelerini okurken tüylerin diken diken olacak, dehşete kapılacaksın; gülerdim muhtemelen. Oysa tam da öyle oldu, ürpererek okudum, çünkü inandım.
Düğümlere Üfleyen Kadınlar… “Çünkü bir erkek, bir kadının nefesi kadar…” Ece Temelkuran, romanının izleğini daha en başından, kapaktan sezdiriyor okuyucuya. Sonra romanın başlangıcında yaptığı alıntılar geliyor peşinden. Bir kadın hikâyesi okuyacağız belli ki, fakat anlıyoruz ki bu kadın hikâyesi kadın-erkek ikiliği/karşıtlığı üzerinden yürüyecek. Zaten, hiçbir erkeğin dâhil olmadığı ilk bölümlerde dahi, üç kadının birbirleriyle tanışma ve arkadaş olma süreçleri sırasında bile her tavır, tepki, duygu kadın-erkek ikiliği üzerinden sunuluyor.
Amira: Tunuslu, dansçı kız. Tunus devrimi için çalışmış ve devrimin olmasıyla Amerika’dan ülkesine gelmiş. Maryam: Mısırlı bir akademisyen. O da Tahrir devrimine katılmış fakat devrimden sonra, bir sebeple, ülkesini terk etmiş. Anlatıcı (ben): Türk, gazeteci kadın. Ülkesindeki baskı ortamında işini kaybetmiş, “Arap Baharı”nı incelemek için ve biraz da yaşadığı yerden uzaklaşmak için Tunus’a gelmiş. Bu üç kadın, kaldıkları otelin avlusunda tanışırlar ve çok kısa sürede arkadaş olurlar. Daha ilk anlarda, Amira ve Maryam üzerinden kurulur kadın-erkek denklemi. Maryam – ertesi gün saçlarını kazıtacaktır – iki cinsiyeti birden – ve hatta cinsiyetsizliği de – üstlenebilen bir karakterdir; Amira’nın yanında onun kollayıcı ve dizginleyici erkeği, onun yokluğunda kırılmış bir kadın ve bazen de cinsiyetsiz bir ketum olabilir. Ama daha çok erkektir, vurgu onun erkekliğine yapılır. Kim bilir, erkekler olmadan da cinsiyetlerin var olabileceğini söylüyordur belki de bize Maryam… Öte yanda Amira ise baştan aşağı kadındır, mutlak kadın. “Mısırlı Maryam, eğer bir gecelik giymiyor olsa genç bir oğlan çocuğu sanılabilirdi. Ve eğer ağzını açmasa kalın sesiyle insanda nasıl bir kudret hissi yarattığı bilinemezdi. Tunuslu Amira ise geceliğinin içinde balık gibi oynuyordu durduğu yerde. Ne zaman rüzgâr esse bir yeri öpülmüş gibi cilveleniyordu. Ben gelmeden aralarında oluşan dengeye göre Maryam buranın erkeği, Amira kadınıydı.”
Bu üç kadın, yine aynı gece tanıştıkları dördüncü kadının, Madam Lilla’nın teklifiyle – çağrısıyla mı demeli? – bir serüvene atılırlar; nereye ne için gittiklerini bilmeksizin (en azından başlarda), Madam Lilla’nın hâkimiyetine girerler. Yolculukları Tunus’tan Libya’ya, oradan güneye, çöle, sonra Mısır’a ve nihayet Lübnan’a kadar devam edecektir. Madam Lilla gizemli bir kadındır, sözleri, tavırları, davranışları fevkalade etkiler diğerlerini. Bir dişilik tanrıçasıdır bıraktığı ilk intiba, daha sonra olacakları önceden haber veren ve kadınları yönlendiren bir mesih halini alır. Üç kadının sonunu bilmedikleri bu yolculuğa çıkmalarının ve yolun yarısında geri dönmemelerinin nedeni ne serüven tutkusu, ne kaçmak/uzaklaşmak hevesi ne de Madam Lilla’ya duydukları bağlılıktır. Onları yola bağlayan tek bir şey vardır: merak. Madam Lilla, merak duygularına bastırarak kendine bağlar kadınları. Yolculuk ilerledikçe görürüz ki bu merak yola yahut olacaklara duyulan meraktan öte, çok daha baskın şekilde kendilerine duydukları meraktır. Çünkü her üç kadının da yok olmak, kendilerini dünyada kaybetmek dürtüsü ve bu dürtülerinin de nedenleri vardır. Dolayısıyla pek çok yolculukta olduğu gibi yol yine insanın içine döner bu serüvende de. Serüvenin sonunda ise, o tanrıça, mesih, erkek, kadın, Afrodit, Artemis imgeleri gelip tek ve en gerçek varoluş üzerinde birleşecektir: “insan”da.
Bu noktada dikkat çekmek istediğim bir husus var: Romanın kurgusu da fena halde merak uyandırıcıdır. Her bölüm başında şaşırtıcı bir sahneyle yüz yüze geliriz, daha sonra bölüm içinde o sahnenin oluşma sürecini öğreniriz. Madam Lilla’nın merak duygusunu kullanarak kadınları peşinden sürüklemesine koşut olarak, yazar da yine merak duygusu üzerine oluşturduğu kurgu yoluyla okuyucuyu kitabın içinde bir yola çıkarır. Üç kadının Madam Lilla’nın peşinden çöle düşmeleri gibi, okuyucu da zihninde uyanan sorularla yazarın peşine düşer. Üç kadının kafasında beliren sorular – daha sonra kendilerine yönelik bir keşfe dönüşecek olan sorular – okuyucu tarafından da deneyimlenir. Adeta şöyle bir soru sorar gibidir yazar: “Sen hangisisin? Maryam mı, Amira mı, anlatıcı (ben) mı?”
Serüvenin ‘görünen’ amacı, Madam Lilla’nın “kalbini fena kırmış bir adamı” bulmak ve öldürmektir. Her yolculuğun bir görünen/fiziksel boyutu ve bir de derindeki düşünsel/duygusal boyutu olduğu gibi, bu macerada da bir adamı bulmak için çıkılan yolda pek çok dönüşüm ve keşif yaşanır. Yol, bu dört kadını yavaş yavaş harmanlayacak, aynı potada eritecek ve sonunda onları bir aileye dönüştürecektir. Hikâyenin başlarında, Madam Lilla karşısındaki durumlarını “Onun kadınlığına oranla biz üçümüz oğlan çocuklarıyız, top oynamaktan yeni gelmişiz,” diye tanımlayan anlatıcı, yolun sonunda bir aile tablosu içerisinde birbirlerinin kardeşi, annesi, ağabeyi olduklarını görecektir.
Kadın-erkek denklemi üzerinden başlayan hikâye, adım adım bu denklemi bozar, parçalar, dağıtır ve bize aslında ortada bir “denklik” olmadığını söyler sonunda. Madam Lilla, Maryam ve Amira’nın geçmişlerinde derin birer yaraları vardır ve bu yaraları açan birer de erkek. Ancak önemli olan nokta kadınların kırgınlık ya da kızgınlıklarının aslında erkeklere yönelik olmayışıdır. Çünkü zaten “her erkek yeterince iyi davranıldığında bir alçağa dönüşür.” Erkekler birer figürandır, gelip bir şeyleri bozan, çoğunlukla bunun farkına bile varmayan, sonra giden figüranlardır. Kimdir peki asıl suçlu? Madam Lilla, kadınları karşısına alıp çektiği söylevlerin birinde suçlulardan birini işaret eder: “Aşk bir tereddüt anında gelir hanımlar. Bir küçük tökezleme ve işiniz biter… Bir küçük tereddüt anını bekler aşk, kurduğunuz saray devrilir…” Sahiden üçü de “bir tereddüt anında” almışlardır darbeyi. Hayatlarını ve kendilerini kurarken / yaparken, tökezledikleri bir anda yıkılmıştır sarayları. Fakat tek suçlu da değildir aşk; kadınların kurtarıcılarının kendileri oluşu gibi, yaralayıcıları da çoğu zaman kendileridir, yaratılışları. Çünkü bir kadın çok şey olabilir, olmak zorundadır da ve çok şey olurken, olmaya çalışırken de tökezlemesi pek muhtemeldir haliyle. Zaten romanın bize söylediği esas nokta da budur, yeni bir kadın tanımı yapar (ki böyle bir tanıma ihtiyacımız olduğunu düşünüyorum): Kadın, her şeydir, her şey olabilir, her şeyi yapabilir, erkeği bile. Anlatıcı Maryam ve Amira’yı izlerken şöyle dile getirir bunu: “İki kadın birbirlerinin ne çok şeyi olabiliyorlar, bunu ikisine bakarak uzun uzun düşünebilir insan. Nöbetleşe değişerek annesi, kız kardeşi, kocası, abisi, çocuğu…”
Roman, söylemeye çalıştığı şeyi söyledikten sonra birden kabuğuna çekilir. Hep bir roman yazmayı planlayan anlatıcı, bir gün alır kalemi eline ve kahramanlarımızın akıbetlerini yazmaya başlar. İşte o andan sonra anlatılanların yazarın yazdıkları mı, yoksa anlatıcının roman içinde yazdıkları mı olduğunu bilemeyiz. Hikâyenin sonu anlatıldığı gibi mi oldu, yoksa bambaşka şeyler yaşadılar da bizim okuduklarımız anlatıcının bize bahşettikleri mi asla ayırt edemeyiz. Böylece hikâyesini kendinde saklı tutarak çekilir roman sahneden.
İnandırıcılıktan bahsettim yazının başında. Bunun bir aracı kurgu. Temelkuran kurguyu, merak öğesi üzerine inşa etmiş olmasının yanı sıra, Muhammed’in Amira’ya bıraktığı mektuplar ve Maryam’ın yazdığı Dido yazıtlarını hikâye içinde peyderpey vererek, bu Kuzey Afrika, çöl, Orta Doğu serüvenine otantik bir ses katıyor ve bu ses o mistik atmosferi oluşturmada büyük bir etki yapıyor. Öte yandan, kurgu ilki ise kurmacadaki gerçekliğin ikinci etmeni dil. Anlatıcı Türk bir gazeteci kadın ve romana hakim dil de bununla pekâlâ örtüşüyor. Örtüşmesi bir yana, özellikle romanın ilk bölümlerinde, serüven hızlanıp her şey bir akışa kapılmadan önce yani, oldukça estetik bir anlatımı var yazarın. Yer yer Attilâ İlhan’vari diyeceğim, abartılı, peş peşe gelen ve anlatıma şiirsellik kazandıran benzetmeler kullanıyor. “…Madam Lilla sahnesini yokluyor yine. Şarabından dudakları büzüm büzüm bir yudum aldı, ellerini masaya koydu, yüzükleriyle masada gerilim müziği yaptı ve lezzetli bir tatlı gibi koydu ortaya küçücükmüş gibi göstermeyi başardığı ricasını.” Sözcükler arasında yeni ilişkiler öneriyor; hiç yan yana gelmeyecekmiş gibi görünen kelimelere nikah kıyıyor. “…O kadar ki, elma nasıl tarçını çağırırsa, Amira hep Maryam’i çağırıyor kafamda.” Sıradışı metaforlar hediye ediyor. Söylediğim gibi, akış hızlanınca üslup da ona uyup belli bir kulvarın içinde kalıyor ilerleyen bölümlerde ama bu da ritm açısından bir avantaj gibi görülebilir. Kitapta takıldığım nokta ise şu oldu: Anlatımda şimdiki zaman ile geçmiş zaman arasında geçişler yaşanıyor. Ancak bu geçişler yer yer öyle sıklaşıyor ki, aynı paragraf içinde dahi iki farklı zaman kullanıldığı yerler oluyor ve bu da bir tür pürüzlülük yaratıyor akışta bana kalırsa. Açıkçası bu zaman değişimlerine gerek var mıydı diye düşünmeden edemedim.
Düğümlere Üfleyen Kadınlar zengin bir kitap. Öyküsü, mitolojik göndermeleri, toplumsal ve varoluşsal çıkarımlarıyla çok şey sunuyor okuyucuya. Fakat hepsinden öte, bence, asıl zenginliği sorduğu sorularda. Kadınlık üzerine yaptığı araştırmanın yanı sıra, politika, Orta Doğu, devrim, aşk gibi pek çok konuda yeni sorular soruyor. İhtiyacımız olan sorular. Zaten gerçek hep verilen yanıtlardan çok sorulan sorularda değil midir?

“Düğümlere Üfleyen Kadınlar”
Ece Temelkuran
Everest Yayınları, 2013

Link
http://temmuzunnotdefteri.blogspot.com/