Ekolojik Hareketin Tarihsel Kökleri ve Bugünü –II–

Marksist kavramlar açısından üretim araçları, Marksizmin mülkiyet kavramı, doğa-insan ikilemi, devlet toplum ilişkileri, Marksizmde altyapı-üstyapı meseleleri, artı değer teorileri gibi kavramlara girmeyeceğim. Marksizmin köşe taşlarına fazla girmeyeceğim. Benim söyleyeceklerim, daha çok ekolojiye yönelik olacak. O çerçevede devam edeceğim. Burada en önemlisi, herkes için bilinmesi gereken, biz çevreden ne anlıyoruz? Çevre kelimesi, 1970’li senelerde yavaş yavaş gündeme girmeye başlıyor. 1979 senesinde de ilk defa Türkiye’de Ecevit hükümeti zamanında bir nükleer santral yapılmak isteniyor. Ecevit, İsveç’e gitmek istiyor ve Türkiye’de bir nükleer santral yapılması isteniyor. Bununla ilgili ilk tepki yine sosyalistlerden geliyor. Bu konuda Haluk Gerger, nükleer santrallere karşı bir yazı yayınlıyor. Sene 1979. Paralelinde hem bir sosyalistten ses çıkıyor hem de çevreci diyelim, bir çevreciden ses çıkıyor. Aslan Eyice ilk olarak Mersin’de nükleer santrallere karşı kendi çapında broşürler yapıyor, yazılar yazıyor ve kendi bulunduğu bölgede, yani Mersin Taşucu bölgesinde bunu duyurmaya çalışıyor ve Türkiye ilk defa böyle bir nükleer santral tarafı olmama durumuyla karşı karşıya kalıyor. Kamuoyu olarak da artık nükleer santraller gündemde. Tabii 1980’lere doğru geliniyor. Biliyorsunuz Türkiye’de 1980 darbesi de yaklaşıyor, yani sosyalistler açısından önemli olan bir tarih, bir milat, daha doğrusu bir felaket ve aynı zamanda 1980 darbesi ile birlikte bu olaylar olduğu için nükleer santral yapımı belki de o yüzden, yani 1980 darbesi yüzünden rafa kaldırılıyor. Çevre konusu gündemimize geliyor. Sonra referandumdan sonra kurulacak anayasada şöyle bir şey yapıyorlar; çevre hakkı diye bir hak, yani -kaçıncı madde olduğunu unuttum ama- Aldıkaçtı tarafından “İnsanların temiz bir çevrede yaşama hakkı vardır” diye bir madde konuyor. Bu madde esasında bugüne kadar çevrecilerin, ekolojistlerin, yani ekolojik mücadele yapanların işine yarayan bir madde, fakat bilinçli olarak konulduğunu düşünmüyorum. Anayasayı okumama rağmen bende bu kadar önemli olduğunu fark etmemiştim. Geçmişte yaptığımız çoğu mücadeleler, bu maddeye dayandırılarak İzmir’deki çevre avukatları tarafından birçok davayı lehimize çevirmiştir. 1980’lerde darbe olduktan sonra sosyalistlerin başına gelenleri biliyoruz ya da solcuların. 1980 darbesinden sonra çevre kavramı giriyor, çevre hakkı kavramı giriyor ve yavaş yavaş sokak gazeteleri yayınlanmaya başlıyor. 1985’li tarihlerde Beyoğlu’nda ilk Sokak gazetesi yayınlanıyor ve genelde bu tip sorunları da kapsayan, yani çevre, ekoloji, kent konularını kapsıyor ve bu konulara ilgi duyanlar sağda solda toplanmaya başlıyorlar. Bu arada ilk defa Türkiye’ye Alman Yeşilleri geliyor ve Ankara’da Kürt sorununa dikkat çekmek için kendilerini zincirliyorlar; burada yavaş yavaş kamuoyuna Yeşil, Yeşiller kavramı girmeye başlıyor. Bunların kamuoyunda tam karşılık bulan tartışmalar olduğunu düşünmüyorum ama birtakım arkadaşlar, Beyoğlu’nda “Radikaller Grubu”nu tanıtmaya başlıyorlar. Radikal Yeşiller de telaffuz ediliyor ama bendeki bilgilere göre…


Bu arada da Cumhuriyet gazetesinde şöyle bir haber çıkıyor: “Türkiye’de Yeşiller Partisi Kuruluyor” ve toplantı yerleri yazılıyor. Yeşil kelimesi de böylelikle gündeme girmiş oluyor. Şimdi tabii 1988’de bu olaylar olurken, yavaş yavaş tartışmalar olurken ilk önce bizim ekoloji hareketi, Türkiye’deki sosyalistlerin kendini toparlama sürecini pek fark etmiyor. Ekoloji hareketi alanında biz daha ziyade Aydınlık hareketinden gelenlerle karşılaşıyoruz ama bu arada Kuruçeşme Toplantıları ile sosyalistler toparlanmaya çalışıyorlar ve ilk toplantılarından sonra TBKP’yi ilan ediyorlar. TBKP 1988’de kuruluyor yanılmıyorsam ve programında da çevreye, ekolojiye yer veriyor. Fakat bundan kimin haberi oluyor, bilmiyorum. Cem Karaca’nın söylediği gibi “Ben bir ceviz ağacıyım Gülhane Parkı’nda” darbı meselinde olduğu gibi. Bu bize yansımıyor, çünkü hatırlarsınız o sırada 141-142 ile uğraşılıyordu TBKP sürecinde, yani fikir ve düşünce suçlarından dolayı insanlar komünist bir partiye üye olamıyorlar ya da fikirlerini açıklayamıyorlar, bu yüzden hapislere atılıyorlar ve bunu takip eden bir süreçte daha çok kamuoyu olarak o yöne, mesela ben de dâhil 141-142 yönüne yönelmiştik ama bu arada TBKP programında da çevre, ekoloji kavramları, kalkınma konuları konmuş. Biz alanda daha ziyade Aydınlık hareketinden gelenlerle karşılaşıyoruz, çünkü parti kuruluş aşamasından Aydınlık hareketinden girenler, bu ekoloji hareketinden gelenlerle ortak partiyi kurma durumu ile karşı karşıya kalıyorlar, sene 1988. TBKP sürecinden gelenlerin hiçbiri Yeşiller Partisi ile ilgilenmiyor, benim anladığım kadarıyla durum bu vaziyetteydi.
Dolayısıyla mesele böyle devam ederken, Avrupa’da da durum böyle. Şimdi burada iki tane geleneği Yeşiller ve ekolojistler bağlamında yavaş yavaş ayırmamız lazım. Fransız geleneği biraz başka, yani başka bir tarzda büyüyor. Alman geleneği, yani Rudi Dutschke’lerin kurduğu gelenek başka bir tarzda ilerliyor. Tartışmada da bunu derinleştiririz ama Türkiye’nin her iki ekolden de etkilendiğini düşünüyorum. Türkiye’nin özel bir ülke olduğunu hepiniz biliyorsunuzdur. Türkiye’de bayağı Alman okulları var, Fransız okulları var çok sayıda ve bu okullardan çok sayıda insanlar mezun olmuşlar, Avrupa’ya gitmişler ve bu kavramlarla ilk olarak orada karşılaşmışlar; özgürlük kavramları, Yeşil, ekolojist gibi kavramlar. Mesela hatırlıyorum, ilk protestolar başladığında Fransa’da “Baraja Hayır” protestoları bol bol gözüküyor. Burada yavaş yavaş bir kavram daha gündemimize geliyor, endüstriyalizm diye bir kavram…

Almanya ve  Fransa’da Ekoloji Hareketi Birbirinden Farklıdır

Baktığınız zaman Almanlar daha siyasi, mesela Vietnam Savaşı’na karşı daha belirgin mücadele ediyorlar. Kadın mücadelesi, özgürlük mücadelesi daha belirgin. Fransa’da ise daha ziyade doğa mücadelesi şeklinde cereyan ediyor, yani ben bir siyaset bilimci değilim ama bu konuyu geliştirmeye çalışıyorum. İzlediğim kadarıyla “Barajlara Hayır”ı ilk defa ben Fransızların eylemlerinde görmüştüm. “Baraja Hayır” gibi bir kavram Almanya’da yok. Almanya zaten düz bir ülke olduğu için pek baraj yapılmıyor; ne elektrik ne de su için ama Fransa’da tersi, yer yer hidrolik enerji için barajlar yapılıyor. Dolayısıyla daha doğa korumacı, daha ekolojist, yani Fransa’da ekoloji kavramı ile Almanya’daki ekoloji kavramı birbirinden farklı. Fransa’da çevre için de onlar ekoloji diyorlar ama Almanlar çevre için başka kelime kullanıyorlar, ekoloji için ekoloji kullanıyorlar. Fransızlarsa bütün bu çevre, Yeşil, doğa bağlamında ekoloji kelimesini kullanıyorlar. Almanlarsa bunu daha siyasileştirmişlerdir. Daha siyasileştirmişler ve Alman ekolünde ilk başlarda sağ partilerden katılan, bizim sağcı dediğimiz ama ırkçı değil, sağcılar da katılmıştır. Fransa’daki yeşil hareket, yani ekoloji hareketine sağdan katılan olmamıştır. Daha ziyade ilk sürükleyenler buradaki gibi Maoist arkadaşlar, çünkü biliyorsunuz Mao’nun kitaplarında köylülükten endüstriye geçiş üzerinde, Kırmızı kitabında ve el kitabında, diğer kitaplarında bu konuda çok geniş bir anlatım var. Dolayısıyla orada da Maoist gelenekten gelenler ve Gramsci’den etkilenenler daha ziyade Fransız ekoloji hareketinin önüne geçiyorlar.

Türkiye’de Ekoloji Hareketi

Türkiye’de ekoloji hareketinin Aydınlık hareketi ile karşılaşması ve orada İzmirli Aydınlık hareketinden gelenlerin, 1980’li yılların öğrenci hareketlerinden dolayı daha tecrübeli oldukları için bir eylemin nasıl yapıldığını onlar daha iyi biliyorlardı. O zaman Türkiye’de ilk defa İzmirli arkadaşlar ekoloji ile ilgili ufuk çizgisini koyuyorlar.

Bana göre, Batı-Doğu, İslam-Osmanlı gibi bütün bu tartışmalarda esasında bizim de yerimizi almamız gerektiğini düşünüyorum. İslamcılar ya da İslam düşünürleri, tefekkürcüleri, tabii felsefe anlayışında Batı anlayışına çok bağımlı kaldığımızı, Osmanlı düşünürlerinin, felsefecilerinin taşınmadığını, bunun da Cumhuriyet’in hatası olduğunu falan söylerler, daha doğrusu söylüyorlar. Dolayısıyla böyle olayları kendi yönlerine doğru çekmeye çalışıyorlar.
Burada biz de kendi açımızdan yeni bir felsefe başlangıcı yapmak zorundayız, yani ekolojistler de siyaset felsefesi açısından bu bağlamda ekolojik siyaset felsefesine yeni bir başlangıç yapmak zorunda.Yoksa onların eleştirileriyle felsefe rezervimiz kaymaya başlayacak gibi bir tehlike var. Bunu şuraya bağlayacağım: İzmir’deki arkadaşların ekoloji algıları gene soldandı ama çizdikleri ufuk çizgisi bugün dâhi geçerli. Yusuf Savaş Emek, halen İzmir Karaburun’da yaşıyor. Bana göre ekolojide en ileri çizgiyi çizmiştir. Bunları şunun için söyledim: Siyaset felsefesi açısından Avrupalılardan da örnek vereceğim, Türkiye’de de böyle bir insan var, yabancı ülkelere çok çevrilmedi ama o zaman o şöyle bir kavram koydu ortaya ki ben bu güne kadar bunu aşan bir kavramı ne yurtdışında ne de başka yerde görmedim:Mesela “Böceklerle yaşamaya alışmalıyız.” Bu üç kelimenin ekolojiyi çok iyi tarif ettiğini görüyorsunuz, değil mi? Siz de evet diyorsunuz. Zaten ekoloji bu. Sosyalist arkadaşlarla anlaşamadığımız konu bu. Böceklerle yaşamaya alışmalıyız. Bunu Y.Savaş 1988 senesinde söyledi, Türkiye’de henüz Özal devrindeyiz ve hatırlayacaksınız, kandırmalarla Türkiye’de ilk defa büyük termik santraller yapılıyor.

Bunlardan bir tanesi de Gökova Termik Santrali. Şimdi ben elden ele dolaştırmanız için bir resim vereceğim. Neden bu resim benim için çok önemli? Burada köylü kadınlar, yani sene 1988, kıyafetlerine bakın! Köylü insanların çabuk kandırılmaya açık olduğunu bu resimden anlayabilirsiniz. Bu resmi İzmirliler çekiyor. Bugünlerde de internette yayınlamaya başladılar. Yusuf Savaş Emek diye girerseniz, oradan bütün bu resimleri alabilirsiniz. Burası Gökova Türkevleri Köyü. 1988 senesinde esasında Özal’a bir kadın karşı çıkıyor. Bu yaşlılardan bir tanesinin kızı karşı çıkıyor ve o zaman televizyonlar onu hafiften alaya alıyorlar, “Sen niye termik santrale karşı çıkıyorsun?” Özal’ın resimleri de var, bakarsınız, tarihi çok güzel ortaya koyuyor. Şansa, Savaş’ın yayınları bu toplantı ile çok güzel denk düştü. Özal, o köylülere “Termik santral yapılınca zengin olacaksınız” diyor.Genç kız da  diyor ki “Hayır, ben istemiyorum, ben köyümde yaşadığım için rahatım.” Fakat basın, o zamanki basın bunu bir alay konusu olarak da getirdi. Ben o zamanlar tam algılayamamıştım, şimdi bu kadınların resimlerini görünce anladım ki Özal, bir fakirliği göstermek istiyor ve onun karşılığında da Gökova’ya o santrali zorla koydurttu. Burada tabii ilk defa Egelilerde bir tepki başladı.

İstanbul’da bir tartışma var ama tarihsel kökler açısından baktığımız zaman esasında Türkiye’de ekoloji hareketinin ileri çizgisini İzmirliler belirlemeye başlıyor ve dediğim gibi bunlar genelde Aydınlık hareketinden gelen insanlar. Dediğim gibi paralelinde de hem Almanya hem Fransa’da da şansa bu böyle! Bu sıralarda kavramlar olarak yavaş yavaş endüstriyalizm ve 1990’lara doğru esas kavramlar çıkmaya başlıyor; “sıfır büyüme.” Şimdi insanlar hem Marks’ın ekonomi teorisine hem Adam Smith’in kapitalizm teorisine baktığımızda böyle bir kavram yok, yani sıfır büyüme kavramı yine İzmirliler tarafından dillendiriliyor ve insanlar Türkiye’de ilk defa “kalkınma karşıtlığı” lafını duymaya başlıyorlar, yani kalkınmaya karşı geliniyor. İnsanlar kalkınmaya karşı bir tavır almaya başlıyor, bir düşünce yayılmaya başlıyor, bu cümleler yavaş yavaş gazetelere taşınıyor. Radikaller ya da Radikal Yeşiller daha çok hareketi başka doğrultuya çekmeye çalışıyorlar. Onu da hatırlatayım. Türkiye’de LGBTT hareketi ilk defa o zaman başlıyor ve travestilere karşı yapılan kötü ve fena muameleler gündeme gelirken, Radikal Yeşiller bunu sahipleniyorlar. Siyasi mücadele anlamında Radikal Yeşiller de çok ileri bir çizgi çekiyorlar. Çektikleri çizgi bana göre bugün için çok anlamlı. O zaman da öyleydi ama ben şahsım adına o sırada onlarla mücadele ederken çok erken buluyordum.

Ender Eren 

Facebooktwitterredditpinterestlinkedinmail