Kopenhag Kriterleri ve Mevzuat

Kopenhag Kriterleri ve Mevzuat

December 20th, 2011

Demokrasinin çoğulculuk ilkesi açısından değerlendirme veöneri: Mevzuat taramasının gösterdiği gibi, çoğulculuk ilkesine aykırılıklar hukuksal yapıya bir bütün olarak yayıldığı gibi, siyasal ve hukuksal sistem, etnik kimlik vurgusuna dayanmaktadır. Türkiye Cumhuriyeti, reel olarak tek bir etnik kökene dayalı insan topluluğundan meydana gelmemiş olmasına karşın, Türkiye Cumhuriyeti yurttaşları, yurttaşlık hakları söz konusu edildiğinde de, Türk etnik kimliğine bağlı olarak “Türk vatandaşı” olarak nitelenmektedirler. Etnik kökene vurgu yapılan yerlerde de görüldüğü gibi, Türk, Türk evladı, Türklük,Türk soyu, soydaş, Türk olmanın şerefi gibi nitelemelerle anılmaktadırlar. Türkiye Cumhuriyeti yurttaşlığının kastedildiği düzenlemelerde de Türkiye Cumhuriyeti vatandaşı veya Türkiye Cumhuriyeti Devleti vatandaşı denmemektedir.

 

Anayasa ve yasalarda vatandaşlık, bazı siyasetçilerin, bilim insanlarının ya da bürokratlarının, yargıç ve hukukçuların ileri sürdüğü gibi, vatandaşla devlet arasındaki hukuksal bağ olarak anlaşılmamaktadır. Türk soyu, Türklük, Türk ve Türkiye Tarihi, Türk kültürü, Türk dili, her Türk gibi nitelemelerin vatandaşlıkla ilgili olmadığı çok açık. Belirtilen durumda, sorun, vatandaşlığın nasıl algılandığındadır. Bu durumun somut analizi, Anayasa’dan başlayarak yapılmalıdır. Anayasa’nın 66. maddesi, madde başlığı ile birlikte aynen şöyledir:

Türk Vatandaşlığı

Madde 66-Türk Devletine vatandaşlık bağı ile bağlı olan herkes Türktür.

Türk babanın veya Türk ananın çocuğu Türktür. Yabancı babadan ve Türk anadan olan çocuğun vatandaşlığı kanunla düzenlenir.

Vatandaşlık, kanunun gösterdiği şartlarla kazanılır ve ancak kanunda belirtilen hallerde kaybedilir.

Hiçbir Türk, vatana bağlılıkla bağdaşmayan bir eylemde bulunmadıkça vatandaşlıktan çıkarılamaz.

Vatandaşlıktan çıkarma ile ilgili karar ve işlemlere karşı yargı yolu kapatılamaz.

Maddenin incelenmesinden, Anayasa koyucusunun “Türk kimdir?” sorusunu sorduğu anlaşılıyor. O nedenle, madde başlığı Türkiye Cumhuriyeti vatandaşlığı değildir. Bir etnik kökenden gelmeyi ifade eden Türk sözcüğü kullanıyor. Maddede, Türk tanımlanmaktadır. Türk, Türk Devletine vatandaşlık bağı ile bağlı olandır.

Devlet de Türk devletidir. Bu durum vatandaşlığın hukuksal bağ olarak algılanmadığını, vatandaşlığın etnik kökene göre belirlendiğini göstermektedir. Çünkü, vatandaşı olunacak olan, Türkün vatandaşı olmak ve Türk Devletinin vatandaşı olmaktır. Oysa sorun vatandaşlık sorunu olarak kavransa ve algılansa, maddenin başlığının ve içeriğinin, Türkiye Cumhuriyeti Devleti Vatandaşlığı veya yalnızca Vatandaşlık şeklinde düzenlenmesi gerekirdi. Böyle bir bakış açısı ise doğal olarak, Türkün kim olduğu ya da kime Türk denir sorusunu sormaz, kim Türkiye Cumhuriyeti Devletinin vatandaşıdır, kime Türkiye Cumhuriyeti devletinin vatandaşı denir sorusunu sorardı. Soru gerçek anlamda hukuksal bağın saptanması ve amacını taşıdığı için de, madde içeriği şöyle düzenlenebilirdi:

Türkiye Cumhuriyeti Devletine (Türkiye Devleti veya Türkiye Cumhuriyeti’ne) vatandaşlık bağı ile bağlı olan herkes Türkiye Cumhuriyeti Devleti (veya yalnızca Türkiye Devleti veya Türkiye Cumhuriyeti) vatandaşıdır.

Görüldüğü gibi, yukarıdaki iki bakış açısı arasında büyük bir fark bulunmaktadır. Yürürlükteki anayasal düzenleme, etnik köken bakış açısıyla düzenlenmiş düzenlemedir ve diğer yasalarda devlete yüklenen görevler ve çalışmalarla birleştirildiğinde, farklı dil, din, kültürlere sahip Türkiye Cumhuriyeti yurttaşlarının bu özelliklerini korumaları ve geliştirmeleri doğrultusunda, hiçbir yasada devlete ödev yükleyen normatif düzenlemeye rastlanmadığı gibi; farklılıkların yasaklandığı, farklılıkların ifade edilmesinin de yaptırım altında olduğu görülmektedir. Ancak, Türkün dili, kültürü, müziği, sineması, folkloru, edebiyatı ve benzeri alanlar için devletin özel hukuksal düzenlemelere gittiğini ve kurumlaşmasının bulunduğunu da saptamak olanaklıdır. Bu doğaldır. Doğal olmayan, farklı dil ve kültürlerin varlığının yok sayılması, yok sayma ile de yetinilmeyip, yasaklama rejimine tabi tutulmasıdır. Burada sözü edilen konular, Türk vatandaşlığının hukuksal bağ olarak algılanmadığının kanıtıdır.

66. maddede, Türk(iye)vatandaşı olmayı erkek cinsiyetinin tekeline alan erkek egemen bakış açısının da altını çizmeliyiz. Erkek Türk(iye) vatandaşı babadan doğan çocuk her durumda Türk(iye) vatandaşı olanağına sahip olduğu halde, Anayasa’ya göre yabancı babadan ve Türk(iye) vatandaşı kadından doğan çocuğun vatandaşlığı kanuni düzenlemeye bırakılmaktadır. Bu soy ilişkisini de ve soyu erkeğin devam ettirdiği anlayışını da ortaya koymaktadır. Burada da, düzenleme, Türkiye Cumhuriyeti Devletinin vatandaşı (Türkiye devletinin veya Türkiye Cumhuriyetinin) ananın veya babanın çocuğu Türkiye Cumhuriyeti devletinin (Türkiye Devletinin veya Türkiye Cumhuriyeti) vatandaşıdır, şeklinde olmalıdır.

Çoğulculuk ilkesinin doğal sonucu farklı dil, din, etnik kökenlerin varlığının kabulü, farklı düşüncelerin ifade edilmesi özgürlüğünün bulunduğunun kabulü anlamına gelir. Yalnızca kabul değil, ‘devletin temel amaç ve görevleri’nin de buna göre belirlenmesi gerekir. Belirtilen durum anayasal vatandaşlığın kapsamını da tayin eder. Anayasal vatandaşlıkta, devletin milli niteliği kaybolmaz. Milli nitelik, tek bir etnik kökene,topluluğa dayanmak olarak algılanamaz. Anayasal vatandaşlıkta ve yukarıda tartışılan vatandaşlık anlayışında, millilik, çeşitli etnik kökenden gelen Türkiye Cumhuriyeti yurttaşlarına (Yurttaşlığa) dayalı olmak demektir. Belirtilen durumda, Anayasal vatandaşlık anlayışının benimsenmesi ile, devlete bugüne değin ihmal ettiği bir alanda yeni amaç ve görevler yüklemek gerekir. Örneğin, etnik ve kültürel çoğulculuk alanında, “devlet Türkiye’nin çoğulcu etnik yapısını ve kültür çeşitliliğini, ülke bütünlüğü içinde korumak ve geliştirmek için gerekli tüm koşulları hazırlar”1 ve uygun önlemleri alır,2 şeklindeki bir düzenleme gereklidir. Böyle bir düzenlemenin ve devletin görev üstlenmesinin nedeni, Türkiye’nin çoğulcu etnik ve kültürel yapısıdır. Örneğin, Türkiye’de 1927-1965 yıllarında yapılan nüfus sayımlarında konuşulan dil (anadil) istatistikleri yayımlanmıştır. Sonraki yılların istatistiklerinin hala yayımlanmamış olması büyük bir eksiklik olmakla birlikte Türkiye’de, Türkçe, Kürtçe, Abhazca, Arapça, Arnavutça, Çerkezce, Ermenice, Gürcüce, Kıptice, Lazca, Pomakça, Rumca, Süryanice, Tatarca, Yahudice, Zazaca dilleri konuşulmaktadır.

Bu dillerin korunması ve geliştirilmesi için devletçe bir çalışmanın gösterilmesi bir yana, (Lozan’da azınlık olarak sayılan gayrimüslim topluluk hariç) başta Anayasa’nın 26, 28 ve 42. maddeleri olmak üzere, Dernekler Yasası ve Siyasal Partiler Yasalarında yasaklayıcı ve cezalandırıcı hükümler bulunmaktadır. Aynı şekilde din özgürlüğü alanında da, laik olması gereken devlet, yalnızca İslam dini ve İslam dinin bir mezhebine ilişkin hizmetler üreten kurumlaşmaya gitmekte ve din derslerini de zorunlu kılmaktadır. Böylece, din ve inanç özgürlüğü alanında da devlet tercihte bulunmaktadır. Örneğin, Diyanet İşleri Başkanlığı’na genel idare içersinde yer veren Anayasa’nın 136. maddesi, hem devletin laik niteliğinden bahsetmekte, hem de din hizmeti verecek bir kuruma yer vermektedir. Maddede, devletin dinler ve inançlar karşısındaki konumu görülmemektedir. Ancak, anayasal kurum olarak yer verilen Diyanet İşleri Başkanlığı’nın kuruluş yasasının daha 1. maddesinde, İslam dini ile ilgili hizmetler vermek amacıyla kuruluşun gerçekleştirildiği yazılıdır. Diyanetin daha alt normatif düzenlemelerinde ve eylem ve işlemlerinde ise, İslam içinde de tefrike giderek İslamın çeşitli mezhepleri içersinde bir tek mezhep ve inanç yolu alanında hizmet ürettiği (Sunni, Hanefi), diğer inançlar ve mezhepler ile, İslam dışında farklı inançtan olan yurttaşlar için bir hizmet üretiminde bulunmadığı görülmektedir.

Mevcut haliyle, Anayasal ve yasal yapıya Türk-İslam sentezinin derin damgasını vurduğunu söylemek abartılı olmayacaktır. O nedenle, Anayasa’nın, belirli bir ideolojiyi, fikri, dini ve etnik aidiyeti dayatan değil, yurttaşlarının kadın erkek tamamını, eşit ve denk olarak gören bir anlayışla ele alınması gerekir. Yukarıda yer verdiğimiz düzenlemelerdeki etnik vurgular çıkarılmalı, vatandaşlık haklarıyla ilgili düzenlemelerde Türkiye Cumhuriyeti Devleti ya da Türkiye Cumhuriyeti vatandaşları denmeli, farklı dil, din ve kültürleri yasaklayan ve aykırı davranışlar için yaptırım öngören hükümler ayıklanmalıdır. Türkiye’de anayasal vatandaşlık anlayışı hakim olmalı ve ulusun vatandaşların tamamından oluştuğu gerçeğine uygun düzenlemeler yapılmalıdır.

Demokrasinin “açıklık ilkesi” açısından değerlendirme ve öneri:

Demokrasi, halkın doğru bilgi edinme hakkına, yasaların bilgisine sahip olması hakkına, kamu otoritelerinin eylem ve işlemlerinden haberdar olma ve bu eylem ve işlemlere karşı hak arama yollarına, örneğin yargı yoluna başvurma hakkına sahip olduğu rejimdir. Açıklık ilkesinin, devlet güvenliği, devlet sırrı, devletin yüksek menfaati gibi gerekçelerle ihlal edildiği, gizlilik ve sır gibi kavramlarla yasal düzenlemelerin yapıldığı, yargının da o nedenle denetim yapamadığı gözlenmektedir. Dolayısıyla, Anayasa’nın 125. maddesinin işletilmesi olanağı bulunmamakta; hukuka aykırı eylem ve işlemler yapan kamu görevlilerinin, devlet memurlarının yargılanmalarını izin sistemine bağlayan düzenlemeler yanında, bir de devlet sırrı ve gizlilik kavramları arkasına sığınarak dokunulmazlık kazanması sonucu ortaya çıkmaktadır. Demokrasilerde, idareyi genel olarak denetleyen yargıdan, Anayasa Mahkemesi’nden bile gizlenen bir bilgi ya da yüksek menfaat, demokrasilerde kabul edilemez. O nedenle, sözü edilen yasaların tümünün değiştirilmesi, açık toplum ilkesine uygun biçimlerde düzenlemeler yapılması gerekir.

Demokrasinin katılımcılık ilkesi açısından değerlendirme ve öneri:

Ülke yönetimine katılım, bir insan hakkıdır. Yönetime katılım da en önemli ilke, genel oy olmakla birlikte tek başına belirli periyotlarla, serbest, genel, eşit, gizli oy, açık sayım ilkesine dayanan ve yargı gözetim ve denetiminde seçim yapılması yeterli değildir. Bu açıdan bakıldığında, Milli Güvenlik Kurulu’nun oluşumunun seçime dayanmayan yönetim birimi olduğu anlaşılır. Katılımcılık ilkesinin yaşam bulması için, yurttaşların siyasal partilerde örgütlenmelerine kolaylıkların sağlanması gerekir. Siyasal partilerin tek bir ideolojiye dayalı olması sonucunu doğuracak düzenlemelerin olmaması gerekir.

Farklı düşünceden insanlar farklı siyasal partilerde örgütlenebilmelidir. Bunun başta gelen koşulu da ifade özgürlüğü hakkının tanınmasıdır. Bu açıdan sınırların son derece daraltılmış olduğu görülmektedir. Siyasal partiler tam bir yasaklama rejimi altında tutulmaktadırlar. Seçim sistemindeki yüksek barajlar, seçime katılabilmek için ülkenin yarısında örgütlenmiş olmak, siyasal partilerin program ve tüzüklerindeki ifade özgürlüğünü yok eden düzenlemeler, parti çalışmalarında ve seçimlerde kullanılacak dile dair yasaklar, Diyanet İşleri Başkanlığı’nın fonksiyonuna ilişkin düşünce açıklamalarının yasaklanması, kabul edilemez nitelikteki düzenlemelerdir. Aynı şekilde, siyasal partiler için ifade edilen demokrasinin vazgeçilmez unsuru olma niteliğinin, örgütlü diğer alanlarda, dernekler, sendikalar gibi alanlarda neden kabul edilmediğinin izahı da bulunmamaktadır. Demokrasilerde katılım, halkın örgütlenerek karar alma süreçlerine ve kararlara doğrudan katılımını ve halkın yargının dışında denetimini gerektirir. Bu açıdan bakılınca, dernek ve sendikalara ve diğer demokratik kitle örgütlerine, ülke yönetimine katılım doğrultusunda ne yerel yönetimler alanında, ne de merkezi yönetim alanında bir alan yaratılmadığı, bir kurumlaşmaya gidilmediği görülmektedir. Merkezi ve yerel yönetimler genellikle, görüş alma ihtiyacını duyduklarında, demokratik kitle örgütlerine, o da nadiren, başvurmaktadırlar.

OHAL kararnameleri örneğinde olduğu gibi, TBMM’nin katılımı olmaksızın, tek başına yürütme organının tasarruflarıyla yürüyen bir sistemin demokrasi açısından çok fazla eksiği var demektir.

 

 

Belirtilen nedenler, Milli Güvenlik Kurulu’nun anayasal kuruluş olmaktan çıkarılmasını, fonksiyonunun danışsal nitelikle sınırlandırılmasını zorunlu kılmaktadır. Askeri ve sivil bürokrasi, demokrasilerde, seçimle oluşan kurumlara bağlıdırlar.

Siyasal parti kuruluş ve faaliyetlerini düzenleyen yasalardaki sınırlandırıcı hükümler çıkarılmalı, seçim sistemi temsile olanak verici hale getirilmeli, 1960′lı yıllarda uygulanan milli bakiye sistemine geçilmelidir. Parti faaliyetlerinde dil, kültür ve ifade özgürlüğü konusundaki yasaklar kaldırılmalıdır. Seçim sisteminde baraj muhafaza edilecekse, bu en düşük seviyeye çekilmelidir.

Facebooktwitterredditpinterestlinkedinmail