Demokrasi ve Pomaklar uzerine bir polemik denemesi.

H.PALA- DECEMBER 30, 2010

Sayın Akyol,

Her zamanki gibi; çıkış noktanız milliyetçilik olunca nirengi noktanız mecburen bu oluyor ve başkalarının milliyetçilikleri karşısında pusula elden gidiyor.

Daha önceki yorumumdan farklı olarak yazınızın önemli saydığım ikinci kısmına yorum getirmek isterim:

Ancak burada bir püf nokta da var ki, altını çizmek lazım: Kürtçe gibi anadi…lleri yasaklayarak “Türkçe dayatması” yapmak çok yanlıştı kuşkusuz, fakat modern toplumun karmaşık ilişki ağının bir gereği olarak, “ortak bir milli dil” seçmek ve bunu her vatandaşa öğretmek gerekliydi. Bunun Türkçe olması da, sosyolojik ve tarihsel şartların kaçınılmaz sonucuydu.

Türkçe dayatmasının yanlışlığı böyle izafi bir şekilde ileri sürülünce prensipsiz kalıyor. Ortak bir milli dilin seçilmesi zorunluluğu nereden çıkıyor. Tabii burada artık anayasadan resmi dili çıkarıp atalım demiyorum ama prensip bazında bakış açısının ne olması gerektiğini işaret ediyorum.  Nerede ise kesinlikle eminim ki Osmanlı’nın resmi bir dili yoktu ve olması için sebep yoktu.  “De facto” bir egemen dil vardı ama muhtemelen resmi dil değildi. Ama çıkış noktanızdaki yanlış anlamanız, Osmanlı dönemindeki çokuluslu ve zannettiğimizden çok daha demokratik olan rejim yerine kurulan otokratik Cumhuriyetin tek ulusu, tek dini esas alması idi. Bürokratik bir şekilde yaratılan Türkçülük[1] yine bürokratik bir şekilde “Resmi dil” ile taçlandırıldı. Yani millet devletini yaratacağına devlet kendine bir millet seçip onu şamil kıldı.  Dolayısı ile “Bunun Türkçe olması da, sosyolojik ve tarihsel şartların kaçınılmaz sonucuydu.” Önermeniz yanlış!

Dolayısıyla, diyorum ki, önümüzdeki dönemde gereken şey, bir yandan Kürtçe’yi tam anlamıyla özgürleştirmek, öte yandan da “ortak dil Türkçe”yi yaygınlaştırmaya devam etmektir.

Burada da yanlış nedenlerle doğru sonuca varıyorsunuz, ki sıkça rastlanan bir durum. Aklınıza gelmeyen tek şey, dillerin de demokratik bir toplumun diğer unsurları gibi “doğal gelişme sürecine” bırakılması gereğidir. Diller, milliyetler, inançlar “Resmi Politika” konusu olmamalıdır, bir şekilde geri gelirler ve size zor durumda bırakırlar.

İspanyolca’nın ABD’de sahip olduğu statü, iyi bir örnek olabilir. Ülkenin resmi dili İngilizce’dir ve devlet okullarında İngilizce eğitim verilir. Ama İspanyolca günlük hayatta her yerde karşınıza çıkar. Okullarda seçmeli ders olur, tabelalara yazılır, telesekreterler “ İspanyolca için ikiyi tuşlayın” diye başlar. İspanyolca yer adlarına (Los Angeles, San Francisco, vs.) ise zaten kimse dokunmamıştır.

En büyük gözlem yanlışlığınız burada: Birleşik Krallık ve ABD[2] gibi en sağlıklı ve kendi dinamiği ile gelişmiş demokrasilerde  resmi dil yoktur. Örneğin Federal düzeyde ABD’nin resmi dili yok! Yukarıda ifade ettiğim deyimle; “De Facto” en yaygın/en etkin/en çok konuşulan dil vardır ve İngilizce’dir. Ama resmi dil değildir. Sebebi o kadar basit ki anlayabilirsiniz: Demokrasiler; millet, dine, sosyal sınıfa ve cinsiyete dayanmaz. İnsana dayanır. Resmi dili olan bazı demokrasiler var tabii, ama onlar ‘Kodlandırılmış Anayasaları’ olan, (Almanya, Fransa, İtalya vb) Jakoben, sentetik uluslardır. Evet, sentetik-Bu sözü çok dikkatli kullanıyorum. Osmanlılar gibi geçmiş beylikleri ile birlikte bin yıla dayanan bir tarihi olan bir ülke değil. İşte zaten bu bahsettiğiniz devletlerin pre-kapitalist ulus yaratma süreçleri Osmanlının sirazesini dağıttı. Eğer siz bunu kendinize yedirebiliyorsanız -temsil ettiğiniz dünya görüşüne aykırı olması ve verdiğiniz örneklerin yanlış olması dışında- söylenecek çok az şey var…

Kürtçe’yi de bu şekilde kucaklamamız, özgürleştirmemiz ve Türkiye’ye entegre etmemiz gerek.

Bu, “bölücülük” eğilimlerini artırmayacak, aksine dizginleyecektir. Bir ülkeden, orada ezildiğiniz ve aşağılandığınızda ayrılmak istersiniz, çünkü. Saygı gördüğünüzde değil…

Bunlar da aynı mantığın uzantısı, yorumu yukarıda bulunabilecek ayrıntılar. Mantığınıza bütünsel bakıp temel hatayı örneklemek gerekirse: Ülkede –sözgelimi polis zulmünden dem vuruluyorsa- yapılacak olan tamım yayınlıyarak polisi kibar davranmaya yönlendirmek değildir. Polis komiserine [yukarı] o da amirine [yukarı] o da müdürüne [yukarı] o da İl Emniyet müdürüne [yukarı] o da Emniyet genel müdürüne [yukarı] o da Bakanına [yukarı] o da başbakanına [yukarı] hesap verdikçe ve Memurin Muhakemati Kanunu gibi Masonik Yasalar oldukça tamim filan sökmez. Siz o polisi ise alan, üniforma, silah ve yetki veren Mahalli Belediyesinin Meclisine bağlarsanız, yani seçmene hesap vermek zorunda olan seçilmiş ve sorumluya bağlarsanız bakın o zaman nasıl ayağını denk alır. Hele bir de o demokratik belediye işe alırken Yüce Ülkülere, Ulu önderlere yemin etmeyip sadece bir iş kontratına bağlı kalırsa ve dokunulmazlığı olmazsa eli copa gitmeden önce iki değil yedi defa düşünür. Öyle şey olmaz demeyin, örnekten yola çıktım—Üstelik te son birkaç günün yeni yeni göndeme gelen konusu İdari Vesayet ve panzehiri ‘Buzzword’uAdemi Merkeziyetçilik.

Siz kendinizi öyle görseniz de görmeseniz de bir okur kitlesi olan köşe yazarı olarak toplumsal bir misyonunuz var ve bir tür kanaat liderisiniz. Herhangi bir konuya bakarken yasal unsurun ve realitenin ne olduğuna bakmadan önce yasal ya da resmi olsun ya da olmasın o konunun esaslarına, prensiplerine, doğal dinamiklerine bakmanız gerekir. Çünkü süreç içinde varacağı yer orası olacaktır. Su yerçekimine tabi ise hangi vesayet rejimi ne kadar barikat kurarsa kursun su aşamadığı yerde etrafından dolaşır, onu da yapamazsa birikir ve üzerinden aşar.

Saygılar ve kolay gelsin,

Hikmet Pala/Bristol / Birleşik Krallık

Not:Mustafa Akyol Star gazetesi yazarıdır.

Facebooktwitterredditpinterestlinkedinmail